Sinema dünyasında beyaz erkek yönetmenlerin siyahi kadın karakterleri ele alma biçimi tartışma yaratırken, şiddet eylemlerinin ırksal ve cinsiyet odaklı temsili yeni bir akımın habercisi olarak görülüyor. Paul Thomas Anderson ve Kristoffer Borgli gibi isimlerin son yapıtları, gerçek hayatta beyaz erkeklerle özdeşleşen şiddet eylemlerini siyahi kadın karakterlere yükleyerek izleyiciyi alışılmamış bir provokasyonla karşı karşıya bırakıyor.

Hollywood, beyaz erkek yönetmenlerin siyahi kadın karakterleri kurgularken düştüğü hatalar üzerinden şekillenen tuhaf bir trende evriliyor. Bu yılın Oscar ödüllü yapımı olan Paul Thomas Anderson imzalı "Savaş Üstüne Savaş", gerçek hayattaki solcu militan grup Weather Underground’un eylemlerini, Teyana Taylor’ın canlandırdığı Perfidia Beverly Hills gibi silahlı siyahi kadınlar üzerinden yeniden kurguluyor. Benzer bir yaklaşımla Kristoffer Borgli'nin yönettiği "Drama" filmi, başroldeki Zendaya’yı potansiyel bir okul saldırganı olarak izleyicinin karşısına çıkarıyor.

Karakterlerin geçmişi ve eylemlerin odağı

Zendaya’nın canlandırdığı Emma karakteri, bir düğün öncesi oyunu sırasında 15 yaşındayken babasının tüfeğini okula götürdüğünü ve kitlesel bir saldırı hayal ettiğini itiraf ediyor. "The Drama" ve "One Battle After Another", Emma’nın bu tür bir profil için alışılagelmiş bir figür olmadığını birkaç cümleyle geçiştirirken, hikayenin odağını bu kadınların hayatındaki nevrotik beyaz erkek partnerlerin tepkilerine kaydırıyor. Leonardo DiCaprio ve Robert Pattinson’ın karakterleri hikayenin merkezine yerleşirken, siyahi kadınların şiddet içeren geçmişleri yalnızca birer anlatı aracı olarak kalıyor.

Temsiliyetin sınırları ve politik yaklaşımlar

Yönetmenler Anderson ve Borgli, azınlık stereotiplerini yıkarak siyahi kadın karakterlere "özgür irade" kazandırmayı hedefliyor gibi görünse de anlatıyı sürekli beyaz erkek perspektifine döndürmeleri, yarattıkları karakterlerin derinlikli incelenmesini engelliyor. Siyahi direniş gruplarının gerçek tarihteki yeri ile filmdeki tasvirler arasında uçurum bulunuyor; nitekim Brooke Obie gibi eleştirmenler, gerçek hayatta "anarşist ve şovenist" olarak nitelenen beyaz solcu şiddetinin bir siyahi kadına mal edilmesini "sinsi" bir tercih olarak tanımlıyor. Gerçek dünyada kitlesel saldırıların %98 oranında erkekler tarafından gerçekleştirildiği gerçeği, Emma’nın itirafının inandırıcılığını ve filmin yaratmak istediği gerilimi zayıflatıyor.

Derinlikten yoksun plastik temsiliyet sorunu

Filmler, siyahi bir genç kızın neden böyle bir yola girebileceğine dair sosyolojik bir analiz yapmak yerine, bu durumu sadece olay örgüsünü tetikleyen bir unsur olarak kullanıyor. "The Drama" filminde Emma’nın ırkı ve aile dinamikleri neredeyse hiç işlenmezken, partneri Charlie’nin İngiliz kimliği ve silahlara bakış açısı çok daha detaylı ele alınıyor. Kristen J. Warner’ın "plastik temsil" olarak adlandırdığı bu durum, çeşitliliğin öze dokunmayan yapay bir katkı olarak kalmasına yol açıyor. Sonuç olarak prestijli rollerde daha fazla siyahi kadının yer alması olumlu bir gelişme olsa da bu rollerin gerçek yaşam deneyimlerinden kopuk kurgulanması, eski anlatı kalıplarının sadece yeni ambalajlarla sunulması anlamına geliyor.

Yorumlar (0)

avatar