Sokak lambalarının yansıdığı ıslak kaldırımlar, aralıksız yağan o soğuk yağmur, fabrikalardan yükselen dumanlar ve şehrin o dumanlı kasvetinin ortasında adaleti arayan yorgun dedektifler...

Bazı polisiyeler vardır ki, hava durumu senaryonun en önemli suç ortağıdır. Gökyüzü hiç açmaz, sürekli bir sis veya çiseleyen yağmur vardır; şehir tüm kiriyle, fabrikalarıyla ve gri betonlarıyla üzerinize çöker. Bu tarz yapımlarda ne yağan yağmur sadece bir doğa olayıdır ne de giyilen o kalın kabanlar sadece soğuktan korunmak içindir; her damla ve her gri ton, işlenen cinayetlerin ve karakterlerin ruhundaki o ağır melankolinin birer parçasıdır.

Ekranın karşısına geçip elinize sıcak bir kahve alma ihtiyacı hissettirecek, iliklerinize kadar işleyecek en iyi kasvetli şehir polisiyeleri!

Keyifli seyirler!

1. The Killing

Yağmurlu şehir polisiyesi dendiğinde televizyon tarihinin mutlak zirvesidir. Seattle'ın o hiç bitmeyen gri, puslu, ıslak ve boğucu havası dizinin ana karakteridir. Dedektif Sarah Linden’ın (Mireille Enos) üzerinden hiç çıkarmadığı o kalın, rüküş ve ünlü yün kazakları; ortağı Holder’ın o sırılsıklam kapüşonluları, şehrin o bitmek bilmeyen melankolisini ve çözülemeyen bir genç kız cinayetinin kasvetini ruhunuza işler.

2. Mindhunter

1970'lerin sonunda, FBI'ın Davranış Bilimleri Birimi'nde çalışan iki ajanın, Holden Ford ve Bill Tench, henüz "seri katil" teriminin bile var olmadığı bir dönemde, hapishanedeki azılı katillerle röportajlar yaparak onların zihin haritasını çıkarma ve profil kurma sürecini anlatıyor. David Fincher'ın o dumanlı, soluk yeşil ve gri renk paletiyle yönettiği dizi; yağmurlu cezaevi bahçelerini, sisli endüstriyel şehirlerin loş sokak lambalarıyla aydınlatılmış ıslak kaldırımlarını ve o dönemin kasvetli, dumanlı yazıhanelerini tam anlamıyla ekrana üflüyor. Katillerin zihnindeki o karanlık, şehirlerin o hiç açmayan gri ve puslu gökyüzüyle birleşerek izleyiciyi adeta boğucu ve sırılsıklam bir suç atmosferinin ortasına bırakıyor.

3. River

Londra’nın o tarihi ama bir o kadar da soğuk, modern ve betonarme sokaklarını tekinsiz bir gece yağmuru altında sunan muazzam bir mini dizi. Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Dedektif John River, öldürülen ortağının hayaletleriyle konuşan, ruhsal olarak darmadağın bir adamdır. Londra’nın o sürekli ıslak caddeleri, yansıyan kırmızı araba farları ve dedektifin o ağır, koyu renkli kabanı, zihinsel bir yalnızlığın ve yasın şehirleşmiş halidir.

4. The Fall

Kuzey İrlanda'nın o her köşesinden hüzün ve tarihi gerilim akan şehri Belfast'ta geçiyor. Dizi, soğukkanlı bir seri katil (Jamie Dornan) ile onu yakalamak için Londra'dan gelen dahi dedektif Stella Gibson'ın (Gillian Anderson) kedi-fare oyununu anlatır. Stella'nın o jilet gibi, kusursuz ipek gömlekleri ve şık tarzi; Belfast'ın o tuğlalı, karanlık, yağmurlu ve endüstriyel soğukluğuyla muazzam bir tezat ve tekinsiz asalet yaratır.

5. Broadchurch

Bir sahil kasabasında küçük bir çocuğun cesedinin bulunmasıyla başlayan trajediyi anlatıyor. Ancak burası sıcak bir sahil değil; İngiltere’nin o hırçın dalgalarla dövülen, sürekli fırtınalı, gökyüzünün kurşun rengi olduğu soğuk sahilidir. Dedektif Alec Hardy’nin (David Tennant) o yağmurdan sırılsıklam olmuş takım elbisesi ve kasaba halkının kalın yağmurlukları, topluluğun sakladığı o kirli sırların ağırlığını yüzünüze vurur.

6. Marcella

Londra'nın banliyölerini ve zengin malikanelerini tamamen gri ve tekinsiz bir filtrenin arkasından izleten harika bir "British-Noir". Ruhsal çöküşler ve geçici hafıza kayıpları yaşayan Dedektif Marcella, eski bir seri katil davasının peşine düşer. Marcella'nın o ikonik yeşil parkası, sırılsıklam saçları ve Londra'nın o loş, puslu, ıslak gece çekimleri tam anlamıyla boğucu bir suç atmosferi yaratır.

7. Detective Hole

İskandinav polisiyesinin şahı Jo Nesbø’nun kült roman serisinden uyarlanan dizi; Oslo'nun steril yüzünün arkasındaki ritüelik bir seri katil avını ve bu davanın kalbine çekilen alkolik, darmadağın dedektif Harry Hole’u (Tobias Santelmann) anlatıyor. Amerikan polisiyelerindeki "kusursuz dahi dedektif" klişelerini yıkan bu atmosfer başyapıtı; Oslo’nun insanın içine işleyen nemli soğuğunu, sisli fiyortlarını ve sırılsıklam sokaklarını bir fon değil, adeta başrol oyuncusu yapıyor. Çiseleyen İskandinav yağmuru altında suçun o çiğ, çıplak ve kasvetli psikolojisini hissetmek isteyenler için tam ışıkları kapatıp izlemelik bir kış gecesi dizisi.

8. Shetland

İskoçya'nın en kuzeyinde, anakaradan uzak ve izole bir ada topluluğunda geçen sarsıcı cinayet vakaları. Rüzgarın hiç durmadığı, ağaçsız gri kırların, denizden yükselen o yoğun sisin ve sürekli kapalı bir gökyüzünün hakim olduğu bu adada; Dedektif Jimmy Perez’in küçük topluluk içindeki soğuk suçları çözme mücadelesi anlatılıyor. Adanın getirdiği o mutlak yalnızlık ve tekinsiz coğrafya, polisiye gizemle muazzam bir melankoli sunuyor.

9. Dept. Q

Edinburgh emniyetinde tamamen gözden çıkarılmış, çözülemeyen eski ve tozlu dosyaların istiflendiği derme çatma bir departmanın başına sürülen dahi ama huysuz Dedektif Carl Morck'un (Matthew Goode) hikayesi. İskoçya’nın o gotik binalarına, dar sokaklarına ve üzerinden eksik olmayan o gri, sisli gökyüzüne öyle bir doyuyor ki; dahi bir dedektifin geçmişteki karanlık sırları deştiği bu "Scottish-Noir", aradığın o tam anlamıyla sırılsıklam ve dumanlı şehir kasvetini zirveye taşıyor.

10. Black Spot

Dış dünyayla iletişimi neredeyse kopuk, telefonların bile çekmediği, devasa ve tekinsiz bir ormanın kalbine kurulmuş bir kasabada geçen boğucu bir suç draması. Kasabadaki cinayet oranının ülkenin geri kalanından altı kat fazla olmasını araştırmak için gelen bir savcı ile yerel polis şefinin mücadelesini anlatıyor. Aralıksız yağan yağmur, ağaçların arasından süzülen o yoğun beyaz sis ve çamurlu sokaklar; suçun o çiğ, iliklerine kadar işleyen psikolojisiyle birleşerek ekrana tam anlamıyla klostrofobik bir kasvet yayıyor.