Sinemalar.com
2019-04-05T16:36:35+03:00 2019-04-04T16:07:58+03:00

38. İstanbul Film Festivali'nde İzlenesi 10 Film

5-16 Nisan 2019 tarihleri arasında 38.si düzenlenecek olan İstanbul Film Festivali, bu sene de sabırsızlıkla bekleniyor. Jüri başkanlığını usta sinemacı Lynne Ramsay’in yapacağı Uluslararası Yarışma bölümünde, yalnızca başka film festivallerinde ödül almış filmler değil, "Başyapıt Fabrikası" bölümünde Stanley Kubrick’in seçili filmleri de yeniden sinemaseverlerle buluşacak.

38. İstanbul Film Festivali’nin bu seneki listesinde yer alan filmlerin içinden en izlenesi 10 tanesini sizler için seçtik! İyi seyirler dileriz. 

1. Kardeşler

Ömür Atay’ın yazarlığını ve yönetmenliğini yaptığı uzun metraj film Brothers (Kardeşler), aile büyüklerinin kararıyla kız kardeşini tuzağa düşüren Yusuf (Yiğit Ege Yazar) ve cinayeti işleyen Ramazan’ın (Caner Şahin), Yusuf’un 4 yılını geçirdiği ıslahevinden şartlı tahliyesinden sonra tekrar bir araya gelişiyle hızlanan olayları işliyor.

18 yaşından küçük olan, yaşı sebebiyle ceza indiriminden yararlanabilecek olan Yusuf, ailesi tarafından abisi Ramazan’ın yerine polise teslim edilmiştir. Aile işletmesi olan TIR parkı, ıslahevinden şartlı tahliyesinden sonra Yusuf’un yeni hapishanesine dönüşür. Her hareketi ailesi tarafından izlenen Yusuf, hayatından bunalmışken bir çocuğu katile dönüştürebilecek acımasızlıktaki kurallar Yusuf’un etrafını sarmıştır. Hiç istemeden birbirlerinin kaderini yaşamak zorunda bırakılmış iki kardeşin hayatına giren Yasemin (Gözde Mutluer), aile içinde sır olarak saklanan cinayetin istemeden tanığı olur. Bir yanda geçmişleri ve vicdanlarıyla hesaplaşan kardeşler, diğer yandan da Yasemin’in aile için artık tehlikeli oluşu olayları tekrar karıştıracaktır.

2. High Life

Monte (Robert Pattinson) ve henüz çok küçük olan kızı, güneş sisteminin dışında gerçekleştirilen zorlu ve tehlikeli bir görevin son kurtulanlarıdır. Kötü niyetli bir doktor (Juliette Binoche) liderliğindeki mürettebat ve ölümcül mahkumlar ise ortadan kaybolmuştur. Gemide olanların gizeminin çözülmesi ve baba-kızın mucizevi kurtuluşu; bir kara deliğin unutulmasına sebep olurken, film bir yandan da hayatta kalmak için birbirlerine güvenmek zorunda olan insanların hikâyelerini anlatıyor.

Vizyon sahibi olduğu bilinen yönetmen Claire Denis’in başarılı filmlerinden biri sayılabilecek olan High Life, korkutucu ve heyecanlı anlar yaşamanıza sebep olurken aşkın samimiyeti hakkında şaşırtıcı ve hatta ilkel sayılabilecek doneler de sunacak. Kaybolan bir Dünya'nın acı hatıralarını bize gösterirken de dramatik ve korkutucu anları bir arada yaşatacak.

3. Greta

İrlandalı usta yönetmen Neil Jordan’ın 2012 yılından beri çektiği ilk filminde başrolleri Isabelle Huppert ile Chloë Grace Moretz paylaşıyor. Üstelik Isabelle Huppert yeniden kendisine çok yakıştığını bildiğimiz piyanist rolünde.

Saf ve iyi niyetli Frances, metroda bulduğu çantayı sahibi, filme adını veren piyanist Greta’ya hiç vakit geçirmeden götürür. Biri eşini biri annesini yeni kaybetmiş olan bu iki kadın, çok kısa sürede yakınlaşır. Ancak kısa sürede Frances’in göründüğünden çok tehlikeli ve takıntılara sahip bir kadın olduğu ortaya çıkacaktır. Toronto Film Festivali’nde prömiyerini yapan Greta, daha önce İstanbul Film Festivali’nde "Sinema Onur Ödülü" alan usta yönetmen Neil Jordan’a has beklenmedik ögelerin yer aldığı bir psikolojik gerilim.

4. Sauvage

Sevmeye ve sevilmeye zaafı olan genç adam için, tanımadığı adamların kollarında geçirilmiş küçücük anlar bile eğer şefkat içeriyorlarsa değerlidir. Onun hayatında çoğunluğun aksine, bu dünya ve içindekilerin değer verdiği şeyler bir hiçtir. Seks işçiliğini ise sadece özgürlüğü ve sevgiyi yakalamak için bir araç olarak görmektedir.

Cannes Film Festivali’nin Eleştirmenler Haftası kategorisinde dünya prömiyerini yapan Camille Vidal-Naquet'in bu ilk uzun metraj filminde, sokaklarda vücuduyla para kazanan gençlerin dünyasına kalıplaşmış yargılardan uzak, içten ve samimi bir bakış açısı ile yaklaşılırken, Kalpteki Bıçak ve Kalp Atışı Dakikada 120 yapımlarındaki oyunculuğuyla tanınan Félix Maritaud bu kez başrolde hafızalara kazınabilecek derecede çarpıcı bir oyunculuk sergiliyor. Ayrıca, Maritaud bu yıl düzenlenecek olan 38. İFF'nin konukları arasında yer alacak.

5. Yuli

Kübalı ünlü dansçı Carlos Acosta’nın hayatının konu alındığı Yuli filminde, bir yandan aslında hiç de istekli olmayan bir çocuğun dansçı oluş hikâyesi anlatılıyor. Zamanının çoğunu sokaklarda geçirmeye alışkın, özgür ruhlu bir çocuk olan Yuli’deki yeteneği fark eden babası, çocuğunu zorla Küba Ulusal Dans Okulu’na yazdırıyor. Pes etmesi ve sıkılması beklenen Yuli de okulda zaman geçirdikçe içindeki sese kulak vermeye başlıyor ve hikâyesinin ilerleyişi hız kazanıyor. Afrika tanrısı Ogun’un oğlunun adını taşıyan Yuli, o güne kadarki tabuları yıkarak Londra Kraliyet Balesi gibi saygın kurumlarda sahneye çıkmaya başlayan ilk siyahi balet oluyor.

İspanyol yönetmen Icíar Bollaín’in yönetmen koltuğunda olduğu filimin senaryosu Paul Laverty tarafından kaleme alındı. Carlos Acosta’nın başrolde olduğu yani kendini canlandırdığı Yuli; sanat,fedakârlık, cesaret, ailenin gücü ve önemi, azim ve köken farklılıkları hakkında güçlü bir yapım.

6. Diane

Çok sevilen Hitchcock/Truffaut belgeselinin harika yönetmeni Kent Jones, yürütücü yapımcıları arasında ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin de yer aldığı ilk uzun metrajlı kurmaca filminde, 21. yüzyılda yaşlanma olgusunu irdeleyen duyarlı bir karakter portresi çiziyor. Neredeyse tüm zamanını eroin bağımlısı oğluyla baş etmekle ve ölüm döşeğindeki kuzenine yaptığı hastane ziyaretleri ile geçiren emekli dul Diane, bir yandan da içten içe her şeyleri ile ilgilendiği bu insanların kaderlerinden sorumlu olup olmadığını irdelemektedir. Hayatını kaybeden arkadaşlarının sayısının da artması ile birlikte Diane’in kendi hayatı ve olası sonu ile de yüzleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Jones’un kendi annesine benzeterek kurguladığı Diane karakterinde Mary Kay Place’in oyunculuğu göz dolduruyor.

7. Rojo

Genç yönetmen Benjamin Naishtat, uzun metrajlı film serisinin üçüncüsü olan Rojo’da başrolleri Güney Amerika’nın en büyük oyuncuları olan Dario Grandinetti ile Alfredo Castro’ya teslim ediyor. Film, 1970’lerin ortasında tuhaf davranışları olan bir yabancının, kasabanın saygın avukatı Claudio’ya hakaret etme cüreti göstermesi ile başlıyor. Bu adam terslenip kasabadan kovulduğundaysa kendince intikam almaya ant içiyor. Ancak olaylar, hiç kimsenin beklemediği bir yönde gelişiyor ve ölümler ve susuzluklar yaşanıyor. 1970’lerin sinemasına duyduğu hayranlığını, kendi ailesinin tarihçesiyle ve Francis Ford Coppola, Sidney Lumet ve John Boorman’ın suç filmleriyle besleyen yönetmen Naishtat, Arjantin’in en karanlık yıllarındaki toplumsal sessizliği ve yaşanılan gergin ortamı gösteren bir suç filmi ortaya çıkartıyor.

8. In My Room

Hem özel hem iş hayatında dibe vurduğunu hisseden ve geleceği hakkında düşünmekten korkan, umutsuzluğun pençesine düşmüş Armin (Hans Löw), bir sabah uyandığında kendini dünyada kalan son insan olarak bulur. Zaman geçip Armin bu düzene alışmışken, Armin'in bu yeni hayatı da alt üst olur. Alman yönetmen Ulrich Köhler, ödüllü filmi Uyku Hastalığı’ndan 8 yıl sonra çektiği ilk filminde erkeklik, bağlılık, aile ve varoluşun gizemi kavramları üzerinden modern topluma dair bazen şaşırtıcı ama esprili eleştirilerde bulunuyor.

9. Murder Me, Monster

Uçsuz bucaksız And Dağları’nın ıssız ve gözlerden uzak bir bölgesinde birbirinden tuhaf ve ürkütücü cinayetler işlenmektedir. Art arda bulunan başsız kadın cesetleri, olayları araştırmakla görevlendirilmiş dedektif Cruz’u da bir kâbusun içine çekmektedir. Cruz'un sevdiği kadın Francisca da vahşice ve başı kesilerek öldürülünce, Cruz yaşadığı şoku atlatır atlatmaz kendini bu acımasız katili bulmaya adar. Asıl iş, katilin bir motosiklet çetesinin psikopat üyesi mi yoksa söylentilere göre, bazı sözlerin tekrarlanmasıyla ortaya çıkan bir canavar mı olduğunu bulmaktır. Harflerin gücünün, dağların heybetinin ve cinsel yönelimleri olan canavarların iç içe geçtiği Murder Me, Monster filmi adını The Wild Ones ile duyurmuş olan Alejandro Fadel’in yetişkinler için yarattığı karanlık ve korkutucu bir masaldan alıyor.

10. Fourteen

Mara (Tallie Medel) ve Jo’nun (Norma Kuhling) arkadaşlığı çocukluk yıllarına dayanmaktadır. İlk bakışta, birbiriyle alakası olmayan ve hayatları çok farklı yönlere gitmiş bu iki genç kadının en iyi arkadaş olduğuna inanmaksa zordur. Ancak bu ikili arasındaki ilişkinin dinamiğini kavramak için onları yavaş yavaş ve iyice tanımak gereklidir. Tam da bu yüzden senarist ve yönetmen Dan Sallitt, uzun yıllara yayılan bir süreç içerisinde ilk bakışta önemsiz görünebilecek gündelik olayları kullanarak seyirciye, Mara ve Jo’nun ortak noktalarını ve farklarını gösteriyor. Amerikan Bağımsız Sineması’nın o eski tadını taşıyan Fourteen, iki kadının zaman içerisinde bazen uzaklaşıp bazen yakınlaştığı arkadaşlığını ele alıyor.

Görüşleriniz