Türkiye'nin sinema sitesi Sinemalar.com

5 Maddede ‘The Spirit’

20 Şubat 2009

1) 2005 tarihli “Sin City (Günah Şehri)” sayesinde yönetmen kimliğiyle tanıştığımız yazar-çizer Frank Miller’in yeni uyarlaması: The Spirit… Bu kez “Sin City” ve “300”de olduğu gibi kendi kitabından değil, Will Eisner’in 1940 tarihinde yarattığı kitabından yola çıkmış. Kitabı yazan Miller değil ancak senaryoya el atmış ve ortaya “Sin City”i anımsatacak bir film çıkmış. Son dönemde birçok çizgi romanı beyazperdede görüyoruz ancak çizgi roman karelerinin neredeyse birebir yansımalarını bu filmde görmek mümkün. Aynı durum “Sin City” için de geçerliydi. Hatta yer yer aynı filmi izliyormuş hissine de kapılmak mümkün. Görsellikleri çok güzel ancak birbirinden pek de bağımsız değil.Sanki birkaç değişiklikle “Sin City 2” olabilirmiş.

 2) Filme adını da veren karakter “The Spirit”, aslında daha önce, kayıtlara göre ölmüş görünen eski polis memuru Denny Colt. Daha sonra bir şekilde bir güç tarafından hayata döndürülen Colt, ölmüş bilinmesinden faydalanarak yeni bir kimliğe bürünerek The Spirit olur ve Central City’i suçlulardan kurtaran, maskeli bir kahramana dönüşür. Bu tip filmlerde kahraman olan kişi genelde doğaüstü güçlere sahiptir ama Spirit’te durum farklı. Zira yaraları hemen iyileşse ve kurşunlardan etkilenmese de, bunun bir sebebi var ve ölümsüz değil. Eski hayatından ikinci hayatına nasıl geçtiği ve elindeki gücün sırrını film içerisinde öğreniyoruz zaten. Filmin kötüsü ise The Spirit’le “aslında aynı olduklarını savunan” Ahtapot (The Octopus). Artı kahramanımız ciddi bir kadın düşkünü. Bir dişi varlık karşısında hemen ekstra kibarlaşıp yelkenleri suya indirebiliyor. Öldüğünü sandığı bir sahnedeki “İnsanlar öldüğünde yaşadıkları gözünün önünden geçermiş ama benim tek gördüğüm kadınlardı” şeklindeki açıklaması da bunun işareti zaten.
 
3) ”The Spirit”in başrolünde yeni sayılabilecek bir isim, Gabriel Macht var. En popüler filmleri “Ben Sana Söylemiştim (Because I Said So)” ve “Çaylak (The Recruit)”  olarak sayılabilecek Macht’in ilk ciddi başrolü bu film. Yakışıklı, zaman zaman sıradan görünen hali (ki karakterde zaten güçler üstü bir varlık değil), kırmızı kravatı ve maskesinin altında parlayan mavi gözleriyle role yakışmış. Filmin en büyük artılarından biri ise şüphesiz “ahtapot” rolündeki Samuel L. Jackson. Birçok filmde iyi oyunculuğuna şahit olduğumuz aktör, bu filmde de parlamaya devam ediyor. Rolün üstüne bile çıkıyor hatta. Filmin kadınlarına gelince… Eva Mendes, “Sand Saref” rolü için biçilmiş kaftan gibi duruyor. Esmer güzelliği ve dişi ruhuyla canlandırdığı karakter çok iyi örtüşmüş. Filmde de parlak şeylere düşkün karakterine yakışır parlaklıkta görünüyor. Scarlett Johansson ise biraz daha kenarda kalmış. Ancak o da cool tavırları ile filmin iyilerinden.

 4) Filmdeki, daha doğrusu kitaptaki “şehir” yaklaşımı enteresan. Zira The Spirit şehre, bir sevgiliye ya da bir anneye olan bağla bağlanmış durumda. Filmin açılışında da kapanışında da bunu dillendiriyor zaten. “En yalnız gecelerimde bile şehrim hep benim yanımdadır, beni hiç yalnız bırakmaz” derken, zaman zaman yalnızlığımızın suçunu tamamen yaşadığımız şehre atmamız geçti aklımdan. Herşey bir olaya baktığın yere bağlı aslında diye düşündürüyor. Bu arada filmde Batman, Robin ve Elektra gibi başka çizgi kahramanların da adının geçmesi sevimli olmuş.

 5) “Sin City” ve “300”ü fazlasıyla sevenlerin dikkatini çekecek olan “The Spirit”, çok yeni bir şey anlatmayacak muhtemelen. Zira anlatılanları “Sin City”de görmüştük. Karanlık bir şehir, suçlular, gizemli kahramanlar... Aslında özleri aynı. Ancak yine de güzel bir seyirlik olduğunu söyleyebiliriz. (Zaten Miller’in Eisner’e bir saygı duruşu bu aslında.) İzlerken filme konsantrasyonunuzu kaybetmemeniz lazım. Zira diyaloglar arasında neredeyse hiç boşluk yok. Sürekli cümleler geçiyor önünüzden ve kaçırdığınız anda başka bir cümleyi okurken bulabilirsiniz kendinizi. Ayrıca film bittiğinde hemen salondan çıkmak yerine filmin finalinde Christina Aguilera tarafından seslendirilmiş “Falling In Love” şarkısını da sonuna kadar dinlemenizi öneririm. Son “James Bond” müziği keşke bu olsaymış diye düşünmedim değil.

Tüm yorumlar (4)

Avatar
layemut17 (Dublör) | 25 Haziran 2009, 12:25

sin city deki çizgi roman uyarlaması tarzını beğenenler kesinlikle bu filmden de çok keyif alacaktır. Özellikle görüntü yönetmeninin başarısını alkışlamak lazım. Tabi ne kadar dijitaldir bilemem ama ışıklar cidden on numaraydı. Bir çizgi romanın canlandığı hissi veriyor... Eva Mendes ise filmin bonusu... Ama ne bonus:)

Cevap Yaz
0
0
gnlalan35 (Profesyonel) | 25 Şubat 2009, 19:28

filme giden arkadaşlarımdan pek de olumlu yorumlar alamadım bu yüzden gitmek ve gitmemek arasındayım

Cevap Yaz
0
0
karchen (Dublör) | 20 Şubat 2009, 16:28

Bu filmi sinemada izlemenin keyfi bir başka olacaktır. kimse küçümsemesin filmi, eğer en mükemmeli bulmuşsanız, (benim en mükemmele yakınım "ın the mood for love") o zaman izleyecek filminiz kalmadı demektir. söyleyin bana cenazenize bir çiçek göndereyim. ha eğer her izlediğiniz filmi, diğerlerine kıyasla izlemiyorsanız. o zaman benim gibisiniz. "her senaryo bir insan " prensibine sahipsiniz.(yeniden çevrimleri birbirleri ile kıyaslama yapılabilir,tabii)

Cevap Yaz
0
0
HUEYRA (Efsane) | 20 Şubat 2009, 13:48

sin cty(günah şehri) filmine benzesede konu farklı bu filmin de günah şehri gibi beğenileceğini sanıyorum ünlü oyuncularla harmanlanmış bir film hepinize iyi seyirler

Cevap Yaz
0
0
do0meyes (Profesyonel) | 25 Şubat 2009, 13:34

bu film en buyuk ozellıgı cızgı roman gıbı gorunmesı sin city gıbı olması bu sekılde ztn cızgı roman tadı verıyor her ne kadar kısada gozukse bu fılm kalıtelı oldugunu frank mıllıer bellı eder ztn ıslenmesı gereken bır fılmdın kesınlıkle tabı bu tarz cızgı romanları sevenler ıcın ...

0
0
Görüşleriniz