- Anasayfa
- Forum
Forum
- Tarihe Göre
- Popülerliğe Göre
Hiç gişe yapmamış, puanı düşük film ve dizilerle dolular; üstelik kendi yaptıkları doğru dürüst bir yapım da yok. 30–40 yıl önce popüler olmuş yapımları matah bir şeymiş gibi, günde on kere film ve dizi kanallarında döndürüp duruyorlar. Ödediğiniz ücret ise yabancı platformlara neredeyse aynı. Üstelik hepsinde benzer belgesel ve tematik kanallar var ve oralarda da 20 yıldır aynı belgeseller dönüyor. Resmen pişmanlık…
İnanılmaz derecede sinirliyim ve şoktayım. Bir kitaptaki karakterin orijinal hâli sarışınken, film uyarlamasında neden siyahi bir oyuncu tarafından canlandırılıyor? Bu durumda sarışınlara karşı bir ayrımcılık yapılmış olmuyor mu? Irkçılığa dikkat çekmeye çalışırken, aslında başka bir tür ayrımcılık yapıldığının farkında olunmadığını düşünüyorum.
Sinemaya sayısız eser kazandırmış ünlü yazarın en iyi uyarlaması sizce hangisi ve nedenleri neler?
Son yıllarda sinemada yalnızca kırsal temsillere odaklanılması, ülkemizin zengin sinema geleneğine yapılmış ciddi bir haksızlık olarak görülebilir. İran sinemasının gölgesinde ilerleyen; amatör oyunculuklar ve sınırlı bir sinema diliyle şekillenen bu yapımlar, Türkiye gibi çok katmanlı ve kültürel açıdan zengin bir ülkeyi yalnızca “yoksul ve doğulu” bir kimliğe indirgemekten öteye gidemiyor. Oysa Türkiye sineması sadece taşra estetiği ve sefalet temsillerinden ibaret değil. Bu kadar dar bir bakış açısının hâkim olması, vizyon eksikliğini ve sinemanın kimlerin elinde, ne hâle geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Benim tahminlerim:
En İyi Film Oscar’ı: Hamnet ya da Marty Supreme
En İyi Erkek Oyuncu: Timothée Chalamet
En İyi Kadın Oyuncu: Jessie Buckley
En İyi Yabancı Film: Görülmez Kaza
En İyi Özgün Şarkı: Sweet Dreams ya da Golden
Peki ya senin tahminlerin?
Kibar Feyzo
Hababam Sınıfı
Yüz Numaralı Adam
Recep İvedik 2
Vizontele
Kore, İran, Yugoslavya ve Bosna-Hersek gibi ülkeler bile Oscar’larda yer alabiliyorken, biz neden olamıyoruz?
Arkadaşlar, fark ettiniz mi? Son zamanlarda Güney Kore sineması gerçekten harika işlere imza atıyor. Hem dizileri hem de filmleri, alışılmışın dışında senaryoları ve özgün anlatım tarzlarıyla dikkat çekiyor. Sinema sektörü uzun yıllardır Amerika minvalinde dönüp şekillenirken, son dönemde bağımsız sinemaya olan ilginin giderek arttığı hissediliyor.
Evet, küfür hayatın içinde var. Evet, kumanda bizim elimizde; istemezsek izlemeyiz. Buna itiraz yok. Ancak son dönemde senaristlerin işin kolayına kaçtığını düşünüyorum. Başarısız ya da vasat yapımların, aşırı küfür kullanılarak daha çok izleneceği sanılıyor.
Evet, küfür hayatın bir parçası olabilir ama bu kadarı da fazla. Artık ilkokul çağındaki çocukların bile birbirleriyle ana avrat küfürlü konuştuğunu görmüyor muyuz? Anneler babalar, yaşı büyük çocuklarıyla bile birlikte film izleyemez hâle geldi. Öyle ağır küfürler kullanılıyor ki insanların yüzü kızarıyor.
Eski, kaliteli dizi ve filmlere baktığımızda küfür ya hiç yoktur ya da çok sınırlıdır. Demek ki iyi ve nitelikli bir yapım, küfürsüz de etkileyici olabiliyor. O yüzden soruyorum: Film ve dizilerde her cümlenin başı bu kadar küfür olmak zorunda mı?
Director’s Cut, Extended gibi uzatılmış versiyonlar sizce de dublaj bütünlüğünü bozmuyor mu? Altyazılı izlemeyi sevenler için belki sorun olmayabilir; ancak benim gibi dublaj bağımlısı izleyiciler için bu durum ciddi anlamda seyir zevkini baltalıyor. Filmin bir kısmını dublajlı, bir kısmını altyazılı izlemek hiç keyifli hissettirmiyor. Üstelik web tabanlı platformlar bu konuda izleyiciye alternatif sunmak yerine çoğu zaman doğrudan extended sürümü dayatıyor. Bu durum gerçekten sinir bozucu.