"Stranger Things"in on yıla yaklaşan ekran yolculuğunu bir bütün olarak değerlendirdiğimde, karşımda hem muazzam bir büyüme hikayesi hem de kendi mitolojisinin ağırlığı altında zaman zaman yorulan bir yapım buldum.
Sezonun ilk kısmında 1987 sonbaharına döndüğümüzde, Hawkins’in artık o bildiğimiz banliyö kasabası değil, askeri bir karantina bölgesi haline gelmiş olması farklı bir açılış sundu. Dizinin o eski "mahalledeki çocuklar" havasından sıyrılıp daha geniş çaplı bir blockbuster aksiyonuna evrilmesi, Nancy liderliğindeki direniş ve karakterlerin ordunun gözü önünde savaşması hikayeye farklı bir boyut katmıştı.
Will’in bu aşamada hikayenin kalbi olarak konumlanmasını ve pasif bir kurbandan yönlendirici bir aktöre dönüşmesini takdir ettim. Özellikle Nell Fisher’ın canlandırdığı Holly Wheeler karakterinin bir yan figürden Vecna’nın odak noktasına dönüşmesi sezonun en güçlü sürprizlerinden biriydi benim için. Ancak Steve, Nancy ve Jonathan arasındaki o bitmek bilmeyen aşk üçgeninin hala devam etmesi artık kurumuş bir kuyudan su çekmeye çalışmak gibi hissettirdi.
Frank Darabont’un yönettiği bölümlerde teknik kalite zirve yapsa da, 60 dakikayı aşan bölümlerdeki gereksiz dolgu sahneleri ve karakterlerin sürekli birbirine geçmişi açıklaması hikaye akışını zaman zaman bozuyordu.
Hikayenin ikinci cildine geçtiğimde, duygusal derinliğin arttığını ama mitolojinin biraz hantallaştığını fark ettim. "Upside Down"ın aslında "The Abyss" denilen daha korkunç bir boyuta açılan bir solucan deliği olduğunun açıklanması (Abbys ve kozmik korku temalarıyla kesinlikle H.P. Lovecraft dünyalarına göz kırpılmış) yıllardır tartışılan ve üzerine teoriler oluşturulan bu gizemin sonunda aydınlanması heyecan vericiydi. Dustin ve Mr. Clarke’ın kuantum fiziği üzerine yaptığı uzun açıklamalar bazılarına karmaşık gibi gelse de, ben bu sahnelerin "Steve seviyedeki" izleyiciler için bile anlaşılır kılındığını düşünüyorum.
Bu kısımda Holly ve Max’in zihin dünyasındaki hayatta kalma mücadelesi gerçekten başarılıydı. Fakat kadronun aşırı kalabalıklaşması yüzünden Joyce gibi ikonik karakterlerin sadece anne moduna hapsedilmesi ve Eleven’ın güçlerinin zayıflatılarak geri plana itilmesi bende hayal kırıklığı yarattı.
Will’in Cilt 1'deki o güçlü duruşundan sıyrılıp tekrar "ağlayan kurban" rolüne bürünmesi de benzer bir tezat oluşturdu. Jonathan ve Nancy’nin o klostrofobik odadaki "teklifi geri çekme" sahnesini ise her ne kadar bazıları yapay bulsa da, ben birbirlerine uygun olmadıklarını kabul etmeleri açısından oldukça gerçekçi ve başarılı bir ayrılık sahnesi olarak gördüm. Will’in kendi sırrını açıkladığı monoloğun temposu tartışılsa da, karakterin korkularından sıyrıldığını kanıtlaması adına finalden önce mutlaka gerçekleşmesi gereken bir andı bana göre.
Eleven’ın çelik levhaları fiziksel olarak itmesi gibi kötü yazım örnekleri ve askeri birliğin canavarlar karşısındaki ciddiyetsizliği gerçekçilik duygusuna biraz zarar verdi.
Ve nihayet yaklaşık iki saat sekiz dakikalık "The Rightside Up" finaline ulaştığımda, on yıllık bu serüvene duygusal yatırım yaptığıma değen bir veda izlediğimi hissettim. Bu his bana "The Lord of the Rings" macerasının gidişatını hatırlattı. Ana karakterlerden kaybettiğimiz pek insan olmadı ve aksiyon kısımları bittikten sonra, uzun zaman vakit geçirdiğimiz karakterlerin hak ettikleri sona ulaştıklarını gördük ve onlarla aceleye getirmeden vedalaştık. Mike'ın yaşadıkları maceraları yazması ve kazanmış olmalarına rağmen eskisi gibi olmadığını hissettirmesi de Frodo Baggins'in karakter gelişimine çok benziyordu.
Daha detaylı inceleyecek olursak savaşın Abyss’te Eleven ve Vecna arasında telekinetik bir düelloya dönüşmesi görkemliydi ama Joyce Byers’ın Vecna’nın başını baltayla keserek aldığı intikam sahnesi kesinlikle finalin en güçlü aksiyon anıydı. Ancak savaşın büyük kısmının hayali dünyalarda geçmesi gerçek dünyadaki gerilimi biraz azalttı ve CGI kullanımı bazen hikayenin önüne geçti.
Benim için finalin asıl başarısı, on yıllık gelişimi onurlandıran o 18 aylık zaman atlamasındaydı. Steve’in beyzbol koçu olması, Joyce ve Hopper’ın nişanlanması ve Dustin’in Eddie'yi onurlandıran mezuniyet konuşması karakterlere hak ettikleri huzuru verdi. Mike’ın finaldeki duygusal performansı onun hikaye için ne kadar önemli olduğunu tekrar hatırlattı ve ana karakterlerin ölmemesi dizinin asıl temasının "hayatta kalmak" olduğunu vurguladı.
Eleven’ın geleceğine dair bırakılan belirsizlik izleyiciyi ikiye bölse de ve ben de karakterin ölmüş olmasını tercih etsem de, bunu romantik bir umut ışığı olarak görmeyi tercih ediyorum. Prince ve David Bowie’nin şarkılarıyla süslenen o son anlar, çocukluğun bitişini ve arkadaşlığın kalıcılığını simgeleyen en uygun seçimdi. Sonuçta bu final, yapısal olarak biraz hantal ve bazen fazla güvenli bir yol izlese de, Hawkins çocuklarının masadan birer yetişkin olarak kalkmaları dizinin ruhuna en sadık sondu.
Final bölümü genel olarak bana göre insanların gördüğü kadar başarısız değildi. İlk kısımdaki "büyük savaş" kısmı çok hızlı sonuçlandığı ve epilogue ile karakterlere veda sahneleri çok uzadığı için o hissin oluşmasını da anlayabiliyorum. Bunca zamandır çok tutkulu bir şekilde takip ettikleri hikayenin sonu hakkında bekletiler ve teoriler vardı. Bunların karşılanmadığı noktada ani dönüşler yaşanabiliyor. Ama bir işin iyi yada kötü olması için müthiş dönüşler, şaşırtıcı sonlar yaşanmasına gerek olduğunu düşünmüyorum. Bu yüzden ekibe sağlanan prodüksiyon, bütçe ve verilen süre içerisinde sunabilecekleri, muhteşem olmayan ve kusurlu ama en tatmin edici sona ulaştıklarını düşünüyorum.
Sonuçlandırılmayan bazı hikaye gidişatları bende soru işaretleri oluşturdu. Hopper, Joyce'a evlenme teklifi etmeden önceki sahnede Montauk'da iş teklifi aldığından bahsediyordu. Dizinin sıkı takipçileri belki bilirler ama "Montauk", The Duffer Brothers'ın "Stranger Things" dizisi için yazdıkları orijinal projesiydi. Bununla beraber ordu ile işlerin nasıl sonuçlandığını bilmiyor olmamız, Dr. Kay karakterinin planlarının havada kalması, hala yaşayan hamile denekler ve Dr. Owens'ın nerede olduğunu bilmiyor oluşumuz bana kesinlikle bir devam dizisi geleceğini hissettirdi.
Hayran kitlesine dahil olduğum bir serisinin finaline tüm dünyayla beraber eşlik etmek bile inanılmaz bir duyguydu. Ama her ne kadar finalin mükemmel olmadığı konusunda çoğunluğa katılsam da duygusal yatırımına değer bir veda sunduğunu düşünüyorum.
Ezgi Eyici
Yorumlar (0)