Gelin, "Game of Thrones"un ilk zamanlarını özleyenler, "House of the Dragon"ın yeni sezonunu sabırsızlıkla bekleyenler ve tabii ki hayranlar için daha vurucu olsa da, evrene aşina olmayanlar için bile harika bir yapım olan "A Knight of the Seven Kingdoms"u konuşalım.
İnkar etmeye gerek yok, özellikle son birkaç hayal kırıklığından sonra Westeros evrenine geri dönmek hepimizde biraz tereddüt yaratmıştı. Ama "A Knight of the Seven Kingdoms" ilk sezonuyla öyle tatlı bir giriş yaptı ki, sanki uzun süredir havasız kalmış bir odada pencere açmışız, yeni duş alıp temiz nevresimli yatakta uyumuşuz gibi hissettirdi. Benim için bu dizi, "Game of Thrones" ve "House of the Dragon" ile aynı evrende geçse bile, ruh olarak kesinlikle bambaşka bir yerde.
Bu diziyi diğerlerinden ayıran şey, dünyayı yerinden oynatan savaşların ya da karmaşık entrikaların peşinden koşmaması. Bu sefer ejderhalar yok, birbirine giren soy ağaçları yok, “bu karakter kimdi şimdi?” diye kafa karıştıran isimler de yok. Hikaye çok daha basit ve çok daha sıcak. Turnuvaya katılıp şövalye olmaya çalışan koca yürekli iri yarı dev gibi bir adam ve onun zeki, kel kafalı küçük yaveri. Bu küçük ölçekli anlatım bence dizinin en büyük artısı olmuş. Çünkü tam da "Game of Thrones"un en sevdiğimiz zamanlarındaki gibi, daha ayakları yere basan ve karakterlere odaklanan, samimi bir hikaye izliyoruz.
Kitaplarına aşina biri olarak dizinin, George R.R. Martin’in The Hedge Knight hikayesine gerçekten çok sadık diyebilirim. Dunk ve Egg arasındaki o içten bağı ekrana taşımak hiç kolay bir iş değil ama Peter Claffey ve Dexter Sol Ansell resmen bu roller için özenle seçilmiş. Claffey, Dunk’ın o saf, dürüst ve zaman zaman kendine güveni olmayan hallerini öyle güzel veriyor ki, ona ısınmamak çok zor. Egg de sadece sevimli bir çocuk karakterden çok, zeki, biraz inatçı ama her haliyle gerçek bir çocuk. İkilinin arasındaki kimya da diziyi ayakta tutan şeylerden biri oldu.
Dizi, soyluların bitmek bilmeyen politik oyunları yerine daha çok sıradan insanların ve gezgin şövalyelerin dünyasına odaklanıyor. Tabii bu dizinin görsel kaliteden ödün verdiği anlamına gelmiyor. HBO o konuda yine işi sıkı tutmuş. Kostümler, mekanlar, diğer yapımlardan ayrılan müzikler ve farklı kurgu teknikleri sayesinde kendini doğrudan o dünyanın içinde buluyorsun. Özellikle mızrak dövüşü sahneleri çok etkileyiciydi. 5. bölümde kameranın şövalyenin miğferinin içinden bakması, o kaos ve zorluk hissini bayağı iyi hissettiriyordu.
Yan karakterler de oldukça keyifliydi. Lyonel Baratheon yani nam-ı diğer “Gülen Fırtına”, ekrana geldiği her an sahneyi alıp götürüyor. Dizi sürekli günlük güneşlik geçmiyor tabii. Bu sezonun en vurucu kısımlarından biri Prens Baelor’un ölümüydü şüphesiz. Bertie Carvel, Baelor’un o ağırbaşlı ve asil halini o kadar iyi yansıtmış ki, onun gidişiyle Westeros’un ne kadar büyük bir şeyi kaybettiğini gerçekten hissediyorsun. O sahnedeki şiddetin bu kadar “kirli” ve gerçekçi gösterilmesi de insanın içini daha çok acıtıyor.
Bazılarına göre dizinin "Game of Thrones" kadar epik olmaması bir eksiklik olabilir ama bence tam tersine bu onun en büyük artısı. Her şeyin sürekli karanlık, sürekli ağır ve sürekli iktidar savaşı olduğu hikayelerden sonra, Dunk ve Egg’in bu daha insani, yer yer tatlı tatlı gülümseten ama hep umut taşıyan yolculuğu çoğu izleyiciyle beraber bana da çok iyi geldi. Finaldeki o hafif umutlu hava ve “Acaba yarın ne getirecek?” duygusu da, en başta Westeros’u neden bu kadar sevdiğimizi hatırlatıyor.
Kısacası, ejderhalardan ve bitmek bilmeyen taht kavgalarından biraz yorulduysanız, bu samimi şövalye hikayesi tam size göre. Dizinin bu sezonunun merakta bırakan bir şekilde son bulmasının da etkisiyle ben ikinci sezonu şimdiden merakla bekliyorum.
Ezgi Eyici
Yorumlar (0)