Türkiye'nin sinema sitesi Sinemalar.com

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali profil resmi Facebook'ta Paylaş
Ekle
8.1/ 10
19 oy
14 kullanıcının favorisi

Sabahattin Ali

Türkiye

25 Şubat 1907

2 Nisan 1948

Biyografisi

Sabahattin Ali (1907-1948) yazar. Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan gibi romanları Türk edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilmektedir.

1907'de günümüzde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Ardino (Eğridere), Gümülcine'de doğdu.

Katkıda Bulunduğu Son 3 Yapım

Tüm yorumlar (5)
Avatar
Hasan Dinç (Profesyonel) | 9 Şubat 2015, 12:22

Romanlarını kaç kere okursanız okuyun sıkılmayacağınız, muhteşem bir dille olayları okura anlatan bir yazar. Kitaplarını okurken olayları dışardan bir okuyucu olarak takip etmiyorsunuz bizzat olayları yaşıyorsunuz.

Cevap Yaz
0
0
zeynep_koseoglu_967 (Amatör) | 19 Eylül 2013, 10:50

Kürk Mantolu Madonna kitabını çok beğenmiştim.İnsanların iç dünyalarını çok iyi dile getiren bir yazar olduğunu düşünüyorum.

Cevap Yaz
0
0
Tiensanli (Dublör) | 7 Şubat 2012, 09:14

Bundan sonrası aynen Atsız'ın davalık olan makalesinden alıntıdır.(Bu davayı açması için ısrar edenleri de söylerdim ama ben çoğunun bu uzun yazıları okuyacğaından bile şüpheliyim her neyse devam edelim)
Altta mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer,Macide ve Bedri.Bunların üçü de iyi insanlardır.Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana uyarak fenalık yapıyor.Fakat bu,onun fenalığını göstermez.Suç hep o şeytandadır.İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır.Fakat Sabahattin Ali’nin yani bizim saf şeytanın bu “iyi” tipleri acaba hakikaten iyi insanlar mı?Türk cemiyeti içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için vazifesine devam etmeyen,hırsızlık eden,şantajla para alan,karısına karşı kötü niyetlerden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan,karım olacaksın diye evine getirdiği Macide’yi bir iki ay sonra mal verir gibi Bedri’!ye veren bir tiptir.
Macide,Balıkesir’in mazbut bir ailesinin kızı olarak İstanbul’ a geldiği halde iki defa gördüğü Ömer’in aşkını hemen kabul ediveren,her akşam Ömer’le şurada burada gezip evine bazen gece yarısı gelen,sonra bu hareketin yanlışlığı kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı bavulunu alıp kaçan,o gece hemen Ömer’in pansiyonuna gidserek onunla aynı yatakta yatan,Ömer’le bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömer’in kendisini ihmal etmesini sebep sayarak Bedri’ye kaçmayı tasarlayan,Ömer’in kendisiyle ilişiğini kesmesi üzerine de pervasızca Bedri’nin evine giden bir tiptir.
Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömer’le Bedri mükemmel bir deyy.s,her müşkül dakikada her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fah.şe,ihtiyar muhasebeci hakiki bir hırsızdır.İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan diye ortaya attığı tipler…
Öteki şahıslara gelince: Nihat,Tatar suratlı herif,Profesör Hikmet,muharrir Şerif,şair Emin Kamil ve Nihat’la çalışan gençler zaten hep fena,dalavereci,milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına çalışan kimseler olarak gösteriliyor.Sabahattin Ali’nin iyi olarak gösterdiği insanlar bile bu kadar fena olursa,artık fena göstermek istedikleri üzerinde durmak boştur,değil mi?
Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil;milliyetçiliği,Türkçülüğü baltalamak istemiş,bu romana hem kendisini,hem de tanıdığı,selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahte’ş-şuurundaki bir kinin öcünü almak istemiştir.Bu kin,Kirye Sabahattinaki’yi kendi ırkının yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir.
“İçimizdeki Şeytan” hakkında “Bozkurt” dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit yazan Reha Oğuz Türkkan’ın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer,birçok noktalarda Sabahattin Ali’ye benziyor.Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife göre Ömer “şişmanca,beyaz yüzlü,gözlüklü,kahve rengi miyop gözlü bir genç.Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor.Boyu ortaya yakın.” Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir.
Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür.Mesela Ömer kendi kendisine şöyle diyor: Tuu Allah belasını versin.Ne kadar salaklaştım.Belli etmedi ama,muhakkak fena halde içerlemiştir.Ben kız olsam benim tipimdeki erkeklerden istikrah ederim.” (sf.66) Sabahattin Ali tıpkı böyle konuşur.Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize birkaç defa söylemiştir.Biraz daha aşağıda (sf.68) Macide,Ömer’in yüzüne dikkatle bakınca onu biraz gülünç,fakat samimi buluyor.Sabahattin Ali’nin yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan yoktur.Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf.79) Sabahattin Ali de öyledir.
Bir yerde Ömer’in ağzından şu sözleri işitiyoruz: “ Acaba dünyada benim kadar manasız şeyler düşünen var mıdır?Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf.83) Sabahattin Ali’den de bu sözleri çok defa işitmişizdir.
Romandaki Ömer’in ruhiyatı da Sabahattin’e çok benziyor.Ömer iç sıkıntısından,büyük iş yapamamaktan muztarip bir insandır.Sabahattin Ali gibi… Ömer herkesle ahbaplık eder,konuşur.Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten çekinmez… Sabahattin Ali de böyle yapar.
Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir.Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir gün cebinde parası yokken bir lokantaya girip yemek yediğini,sonra gizlice sıvıştığını bize gülerek anlatmıştı.Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı.Ama tuhaflık olsun diye,orijinal gözükmek için söylemişti.Çünkü o her şeyi yapmış olmak zevkini tatmak isterdi.Kah esrar içip Ayasofya meydanında kustuğunu,kah bir satıcıya bir lira verip beş liranın üstünü aldığını,bazen de şair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını anlatırdı.Bunların çoğunu yapmış değildir.Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış gibi anlatırdı.
Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömer’i bütün ahlaksızlığına ,salaklığına rağmen “dudakları çok güzel bir erkek “ olarak gösteriyor.Mesela şu satırlara bakın:
… Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu.(sf.5)
… Konuşurken fevkalade güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir rüzgar halinde yayılan sesi ile… (sf.90)
… Ama ne kadar güzel söylüyordu… Ne güzel dudakları vardı… (sf 93)
… Ömer’in konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları..(sf 122)
… Güzel dudaklarını yakından ,ta yanı başından göreceğim.(sf 126)
… Ve konuşan dudaklarını yine güzel,çok güzeldi.(sf.175)
… O da Ömer’in dudaklarına bakıyordu.(sf 253)
… Güzel dudaklarından öperim.(sf.273)
… Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer… (sf.287)
İşte yalnız burada Ömer’le Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar.Çünkü Sabahattin Ali’nin konuşurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömer’in dudakları arasında hiçbir benzerlik yok.Fakat o kadar da insafsız olmayalım.Zavallı Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de vermesin mi?Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır.İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini,kadınları bayıltan yakışıklı bir erkek diye düşünse ne çıkar?
Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömer’in bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin Ali’de vardır.Romanda Ömer’in çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor.Sabahattin Ali’nin de bütün korkusu çok zeki olmamaktır.Zavallı bu yüzden nelere katlanmaz.Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki,hatta yalnızca zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935’de “Değirmen” diye bir hikaye kitabı çıkardı.Bu hikayelerinden bazılarındaki maksat Türk cemiyetini kötülemektir.Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil,çirkef olarak anlatılır.Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler,yani kanı Türk olan bizler,yani bu vatanın kurucuları,sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak gösterilir.Bu hikaye kitabının sonunda Sabahattin Ali’nin,sonradan ve acele ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: “Bir Orman Hikayesi,Bir Firar,Candarma Bekir,Bir Siyah Fanila İçin,Komikişehir adlı hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadolu’yu anlattığı okunduğu zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm.”
Halbuki mesela Komikişehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz ediliyor (sf 199).Osmanlı İmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı?Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan kurtulamıyor.Zaten onun komikliği yalnız bu kadar değil ki… “İçimizdeki Şeytan” ’ın bir yerinde “ hiçbir şeye inanmamak hususunda ” Ömer’le muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği halde (sf.79) başka bir yerde “topyekün inkar da ancak barb.rların karıdır” deniliyor (sf 183).Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim.Hem de topyekün inkar barb.rların değil seciyesizlerin,komünistlerin karıdır.Barb.rlar muayyen prensipler inanmış insanlardır.
“İçimizdeki Şeytan” ın dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz olarak gösterilmek istenen ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler değil,Sabahattin’in ahbaplık ettiği mevcut insanlar olmasıdır.Bunlar arasında Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halil’dir.Çünkü ikisi de Maraşlı’dır.İkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever.İkisi de arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır.İkisi de daima Taberiden,Selçuklulardan,Arap müverrihlerden bahseder.İkisi de Bayezid meydanındaki kahvelerde oturur.Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği için Profesör Hikmet’i fena fikirli,vatan haini,yabancı devletler hesabına çalışan,faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi olarak anlatmıştır.Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye,namusa ve vatana en çok değer veren samimi bir insandır.O halde bunu acaba neden böyle yaptı?Konuşup da selam verdiği,yüzüne güldüğü bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir harekete Sabahattin niçin tenezzül etti?Bunun iki sebebi var:
1- Mükrimin Halil Anadolucu milliyetperverlerdendir.Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve şecereye bakar.Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimin’e göre değersiz bir insan olarak kalıyor.
2- Mükrimin Halil bütün milliyetperverler gibi komünizme düşmandır ve şimdiye kadar liselerde verdiği tarih derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı meşhurdur: “Her memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak birkaç or.s.pu çocuğu çıkabilir.Vazifeniz bu fikirlere karşı tarihten ders ve örnek alarak mücehhez olmaktır.”
Romandaki tiplerden muharrir İsmet Şerif de milliyetperver ve kafalı gözüktüğü halde boş,manasız,ahlaksız bir insan… Bunun da Peyami Safa olduğu anlaşılıyor.Sabahattin’in ona düşmanlığı da Peyami’nin milliyetçi ve tanınmış bir romancı olmasıyla izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami hangi cesaretle roman yazabiliyor?O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi saçma bir fikre saplandığı için derhal susmalı,meydanı yüksek kültürlü Sabahattin’e ve içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır.Sabahattin,Peyami Safa’ya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun ölmüş babasına bile diş uzatıyor.Bu sırtlanlık,zaten bütün komünistlerin müşterek vasfı…
Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi,yahut Abdülkadir İnan olacaktır.Çünkü bu adam “umumi harpten sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül eden ve birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve uydurma devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan” birisidir (sf.173) Sabahattin’in tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan,Zeki Velidi ile Abdülkadir İnan vardır.İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp geldikleri ve Bolşevik düşmanı oldukları için Sabahattin Ali’nin de tabii düşmanları sayılırlar.Sonra dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte Rusya’da kurulmuştu.Hepsi de Türk devletçikleri idi.Türk devletçikleri olduğu için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor.Ama biz onların uydurma olmadığını kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz.
Romanda,kim oldukları anlaşılmayan bir de muharrir Hüseyin Bey’le Nihat var.Nihat darü’l-fünunlu gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi göründüğü halde meğer casusmuş.O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan insanlar…
Şimdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra artık doğrudan doğruya içimizdeki şeytanlardan birine,bu milletin milliyetperverlerini çirkefe batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim:
Kirye Sabahattinaki!..Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin Aliyef!..Sen,kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!..Türk olmamanın,yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki gibi “olmamış” diyip geçiyorsun.Senin tahte’ş-şuurundaki bütün kinler pek iyi anlaşılıyor.Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği ruhi kargaşalık içindesin.Sen de her Türk olmamanın,tahsili yarıda kalmış her muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun.Bu yol,Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek,hepsine söverek kendini aldatmayı temin eden komünistlik yoludur.Romanında insanlar arasındaki karanlık münasebetlerden ne diye bahsediyorsun?Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış örneğisin.Bu kitapta aşağı gördüğün,çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen vaktiyle onların hepsine salik olmuş,fakat hepsinde sona kaldığın için onlara düşman kesilmiş bir hastasın.
Sen eskiden milliyetperver değil miydin?Ne diye Ziya Gök Alp’ı peygamber tanıyarak şiir yazmıştın?Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu anladığın,bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi?
Romanının 152’nci sayfasında “suratlarının kaba,küstah,ve aptal ifadelerinden sporcu oldukları anlaşılan gençler” den bahsetmene rağmen sen eskiden sporcu değil miydin?Hatta bir talebe gezintisinde Nejdet Sançar’la yarışıp yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için,çocukluğundan beri alıştığın şekilde,yalınayak yeniden yarışarak yine geride kalmamış mı idin?Bisikletle çok yarışıp kalbini yoran ve bu yüzden kalbi bozulan sen değil misin?Senin yukarıdaki satırlarında çürük insanların güçlülere karşı duyduğu kıskançlıktan başka ne var?
Almanya’ya gidip uygunsuz hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk milliyetperverliğine de düşman olan sen,sırf bir iş bulmak ,birkaç para almak için,düşmanı olduğun,bunu her yerde söylediğin “Gazi”ye mehdiye yazmadın mı?Sabahattin Aliyef Yoldaş! Birkaç yılda bu kaçıncı döneklik?Hatta Yedek Subay Okulu’nda,askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken Ankara’ya giderek Tarih Kurumu as başkanı Profesör Bayan Afet’e yalvarıp iltimasla bunun önüne geçmedin mi?Senin gibi bir komünistin romanını milliyetçi geçinen Falih Rıfkı’nın Ulus’ta tefrika ettirmesini sakın kendi lehine yontma! Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da,senin gibi il okul öğretmeni olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki şeytanlardan ikisidir.Senin kim olduğunu daha iyi anlamak için onlara değil,hocan olan Ali Canib’e sormağa bilmem lüzum var mıdır?Çünkü o meslektendir.Seni çok iyi bilir.
“Yeni Adam” mecmuasının 261’inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta “Fikret’in insaniyetçiliği her kendini bilen insanda bulunması icap eden,hatta hakiki milliyetperver olmak için de esasi şartı teşkil eden bir insaniyetçiliktir.” diyerek bizleri yani bu vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle itham etmek istiyorsun.Zavallı Kirye Sabahattinaki!..Erkekli dişili bütün yoldaşlar gibi sen de Türk milliyetperverliğine “insaniyet” afyonu yutturmak istiyorsun değil mi?Boşuna…
Hem niçin aile menşeini gizleyerek Behcet Yazar’ın anketine verdiğin cevapta (Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı,sf.371) kendini Garbi Anadolulu gösteriyorsun?Tesadüfen Berlin’de doğsaydın kendini Berlinli mi göstereceksin?Sen Oflu Müslüman Rumsun.Saklamağa ne lüzum var?Sizin için şecere,soy,ecdat meselesi var mı?Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır.Kimse sokak köpeklerinin ırkını sormaz.
Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı,kimini bir fikrin satılmış kölesi,kimini korkak ve dalkavuk,kimini kanı bozuk diye tenkid ediyorlar ve bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi?Saklamağa ne lüzum var Sabahattin Aliyef Yoldaş?Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadolu’yu dar görmesinler?Senin düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına rağmen neden aykırı geliyor?Sana aykırı gelse de gelmese de biz günün birinde bütün Türkleri birleştireceğiz.Tarihte Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak.Sayısı on binleri geçen subaylar,öğretmenler,doktorlar,memurlar ve talebeler hep Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır.Bu selin önüne sütü ve kanı bozuk birkaç serseri duramaz.Sonra yardakçı,köle,korkak,dalkavuk,kanı bozuklar yok mu?Mesela önce hicvettiği Gazi’yi sonra “memuriyet” için öven sana dalkavuk denmez mi?Rum olduğun,fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil misin?Düşüncelerini açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak dersek hak vermez misin?Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!…
Aklı kafanızdan sürsek,
İlmin içine tükürsek.
Dünyaya çevirip dirsek
Günümüzü hoş geçirsek
Diyen sana belki yalnızca acımak daha doğru olurdu.Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram olduğu ve hele içine tükürmek istedin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili ile lugatsız okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği düşünülünce sana acımaktan başka bir şey yapmamak gerekirdi.Fakat bu biçareliğine bakmadan Türk edebiyatı meselelerine karışman,çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin müsait olmadığı halde münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman sana bir ders vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor.Sinirlerin hasta ise herkese acıdığımız gibi sana da acırız.Fakat sinirleri hasta insanların Türk milletine telkin vermesine katlanamayız.Bugünkü sınırların dar veya geniş olması da seni ilgilendirmez.Bu,Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir.Haddini bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar.O zaman da bizimle her şekilde çarpışmayı göze almalısın.Biz Türkçülerle siz komünistlerin,fikir sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için,toplu bir halde,yumruklarımızın hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu.Çünkü fikirlerin halledemediği davaları kan halleder.Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez.Fakat benim sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için süngü kullanmasını bilmen icap eder.Bu davayı kökünden halledebilmek için benimle,şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı?Biz birbirimize ölüme kadar düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz.Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını biliyorsun.Herhalde senin de istediğin “bir şeyler” yapmalıyız.Türk gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana bu teklifi yapıyorum.Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz.Fakat gizlice bazı kimseleri kandırabilirsiniz.Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki silahtan biriyle,ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar,vuruşmayı teklif ediyorum.Bilmem ki bu şerefi de tepecek misin?..
Nihâl Atsız,19 Temmuz 1940

İşte yere göğe sığdıralamayan Sabahattin Ali budur.

Cevap Yaz
0
0
Tiensanli (Dublör) | 7 Şubat 2012, 08:42

Önceleri milliyetçiyken sonradan sapıtarak komünist olmuş,fakat düşüncelerini değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin Ali,“İçimizdeki Şeytan” adlı bir roman çıkararak o günün profesörlerini kitabına toplumun zararına kişiler gibi göstererek milliyetçileri tahkir etmiş ve bu yüzden okul arkadaşı Nihal Atsız ile aralarında bir dava baş göstermiştir.Konya'da haksızca elde ettiği Almanca öğretmenliği mesleğini idame ettirirken bir toplantıda Atatürk'ü yeren şiir okuması ile dava edilmiş ve yeniden öğretmenliğe dönmek için yerdiği Atatürk'e "BENİM AŞKIM" adında bir şiir yazmış döneklikte çığır açmıştır.Olaya Atsız'ın makalesinden alıntılar ve İçimizdeki şeytanların ihtivası ile başlayalım
"Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada küçük bir memuriyet kapmış tembel bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok defa vazifesine de gitmez ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir. En çok yaptığı iş kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı tanıdıkları ile vakit geçirmektedir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir sırrı olduğunu sanmakta ve bu sırrı
keşfedemediği için sıkıntı çekmektedir. Daima hayal içinde yaşadığından kimseyle anlaşamamakta ve bunu kendi ruhunun anlaşılmaz derecede derin olduğuna vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat adında bir gençtir. Ömer’in hayalperest olmasına karşılık arkadaşı hakikatlerle yüz yüze gelmekten hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada yalnız paraya değer veren ve bazen bir lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan mütereddi bir tiptir.

Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona aşık olur. Bu kız, yani Macide, Balıkesir’de orta tahsil yapmış ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni Bedri tarafından takdir olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hatta Bedri ona karşı kayıtsız da değildir. Konservatuarda musiki tahsiline devam için İstanbul’a gelen Macide akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile Ömer’in de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer, çoktandır ihmal ettiği akrabalarının evine gidip Macide’yi tekrar görüyor. Onu konservatuara götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin aşkını itiraf ediyor. Balıkesir’in namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul ediyor. Bu her akşam buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten Macide’nin babası o sıralarda ölmüş olduğu için Macide adına gönderilen para da gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macide’yi evde azarlıyorlar. İzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir işin olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde beklemektedir. Beraberce Ömer’in Beyoğlu’ndaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıştığı zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira aylığını pek az görüyor ve daha çok para bulmanın yollarını arıyor.

Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar, ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen Ömer’le çok iyi anlaşmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor istediği zaman cebindekinin yarısını hiç düşünmeden ona vermektedir. Macide’yle karı-koca olduklarının ferdasında bu muhasebeci bir akşam Ömer’i rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisini haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur: Muhasebeci, ahlaksız bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için kasadan iki yüz lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen ödeneceğine dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın biraderi tabii bu parayı ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa çıkmasın diye hesaplarda tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir dairenin içine düşmüş olan muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen perişanlaşmaktadır.

Ömer, Macide’yi evine getirmiş olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine “dayanamamaktadır” . Macide bundan ve bilhassa Ömer’in arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık işler ardında yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna gitmemektedir. İyi bir insan gibi gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada sırada Ömer’e para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya rakı meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kamil de hep seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamış, mecmualara ve broşürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler samimi değillerdir. Hepsinin maksadı külah kapmaktır.

Bir gün Ömer, alel usul iradesizliğinin ve boşboğazlığının tesiriyle muhasebecinin kendisine yaptığı itirafı Nihat’la Profesör Hikmet’e anlatmış ve Nihat bu hadise ile fazla alakadar olmuştur.

Ömer ise bir gün bir dükkandan bir çift kadın çorabı çalmış, fakat bunu istemeyerek yapmıştır. Zaten ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır. Yoksa o haddi zatında iyi bir insandır. Ertesi gün Nihat, Ömer’e korkunç bir teklif yapıyor: Muhasebeciyi tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp kendisine getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor, Nihat’ı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan birçok para alıyor. Fakat bunu da yaptıran içindeki o mel’un şeytandır. Nitekim Ömer parayı aldıktan sonra, tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan olarak geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla Bedri’nin Mecide’ye karşı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedri’yi evinden kovuyor. Fakat Macide, derhal gidip Bedri’nin gönlünü almasını istediği için biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine giderek onunla barışıyor. Bedri de buna razı…

Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor. Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı bir herif var. Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya birkaç yıllım ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya reisi olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu anlaşılıyor. Nihat ve arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar yabancı bir devlet hesabına çalışıyorlarmış. Hatta Profesör Hikmet de bunların arasında imiş. Yabancı kodamanlar yiyip küçüklere bir şey bırakmadıklarından nihayet bunlardan bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat yapılıyor. Bu arada Nihat’ın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor. Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor.

Macide, Ömer’in benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda kendisini ihmal ettiği için zaten ayrılmak kararını vermiş bulunuyor. Hatta Ömer’e uzun bir mektup yazmıştır. Gideceği yeri de tasarlamıştır. Bedri’nin evi… Ancak Ömer hapiste olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile birlikte tevkifhane de Ömer’e yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedri’ye kat’i bir kararından bahsediyor: Macide’den ayrılmak kararı… Dünyadaki en kıymetli şeyin Macide olduğunu ve kendisini toplamak için birkaç yıl lazım geldiğini söylüyor ve Macide’yi Bedri’ye emanet ediyor. Esasen resmen evlenmiş değiller. Ömer o gün tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve son zamanlarda belli belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder akıbetlerine doğru gidiyorlar…"
Evet romanımız budur.
Roman alelade bir eserdir öyle şaheser filan değil romandaki Tatar suratlı adam olarak bahsedilen kötü karakter büyük ihtimalle Zeki Velidi Togandır..Herhalde o sıralar Behice Boran ortalarda yoktu ki Sabahattin Ali Tatarların sıfatını kötü görmekte tereddüt etmedi örneği vermemdeki kasıt Behice Boran'ın Komünist bir Kazan Tatarı oluşudur.

Bir de Atatürk'ü yerdikten sonra fikrinin değiştiğine dair ıspat için yazdığı şiiri verelim de tam olsun
"Bir kalenin ucundan hislerimiz akınca
Bu ince yol onları sıkıyor,daraltıyor;
Beni anlayamazsan gözlerime bakınca
Göğsünü parçala bak kalbim nasıl atıyor.

Daha pek doymamışken yaşamanın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne kıza,ne kadına…
Gönlüm yüz sürmek ister yalnız senin katına,
Senden başka her şeyi bir mangıra satıyor.

Sensin,kalbin değildir,böyle göğsümde vuran,
Sensiz “Ülkü” adıyla beynimde dimdik duran,

Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam,ömrün başlamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye?
Hisler kambur oluyor dökülünce yazıya.

Kısacası: Gönlümü verdim Ulu Gazi’ye,
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor."

Dönekliğin uyağa bindirilmiş ama kötü bir şiir olmaktan çıkamamış halidir bu"

Cevap Yaz
0
0
aliveli4950 (Profesyonel) | 23 Ekim 2010, 00:00

Sabahattin Ali'nin bir satır bir yazısını okursanız mutlaka devamı gelir.Okuduğunuz o satır, Sabahattin Ali'nin tüm romanlarını, tüm öykülerini ve şiirlerini okumanız için size vesile olur. İştah açıcıdır, edebiyata iştahla sarılırsınız O'nun sayesinde.
Sabahattin Ali edebiyatını tanımamışsanız eğer, o koca yüreği tanımamışsanız eğer...Hemen tanışmaya bakın!
Başlangıç için: Kuyucaklı Yusuf.

Cevap Yaz
1
2
Görüşleriniz