Makale: Bir Kitap İzleyelim mi?
07.07.2008

Makale: Bir Kitap İzleyelim mi?

Tamer Sağcan’ın ‘sinemada edebiyat uyarlamaları’ konulu makalesini sizlerle paylaşıyoruz. Bir Kitap İzleyelim mi? Hazırlanış aşamalarına bakıldığında sanat dalları arasında en zor harmanlanan ve yoğun bir hazırlık gerektiren dal hiç kuşkusuz sinemadır. Bir resmi meydana getirmek için bir palet ve fırça, bir müzik bestelemek için notalar ve enstrümanlar gerekirken, bir sinema filmini vücuda getirebilmek için; resimler, müzikler, senaryo, doğru oyuncu seçimi ve benzeri birçok şey bir araya gelmelidir. Bu gereklilikler içerisinde en önemli olanı kuşkusuz filmin temeli olan senaryodur. Her sanat eserinde olduğu gibi filmlerin de anlatmaya çalıştığı bir hikâyesi vardır. İşte bu hikâyeleri bulmak hususunda çoğu zaman tıkanan senaristler kitap uyarlamaları sayesinde hazıra kaçmayı tercih etmişlerdir. Fakat bu hazırcılık çoğunluğu hüsranla biten deneyimlerle sinema izleyicisini kuşatmıştır. Bir kitabın, çok satanlar listesine girmiş olması veya okuyucu kitlesini etkilemiş olması, o kitabın uyarlanması halinde başarılı bir film ortaya çıkacağı anlamına gelmez. Çünkü ortalama iki-üç saat anlatım süresi olan bir filmde, yine ortalama üç yüz ila dört yüz sayfalık bir romanın verdiği duyguyu kusursuz bir şekilde yansıtmak mümkün değildir. Buna rağmen en iyi anlatımı sağlayabilmek için en önemli kurallardan biri; kitabın senaryoya dökülmesi esnasında, kendi içeriğinden soyutlanmamasıdır. Her kitabın okurunun hayal gücünde farklı şekilde imgelendiğini düşünülürse, ortak paydaya yani kitleye ulaşmak için; karakterler için uygun rol dağılımı, kitabın atmosferini yansıtan isabetli sahne seçimleri ve kitabı okuyan, okumayan tüm kitlenin zihninde oluşturulacak ve tatmin edecek ortak bir hayal gücü gerekir. Bütün bunların sağlanması bile yönetmenin senaryoyu yorumlama şeklinde seyirciyi filmden ve hatta kitaptan uzaklaştırabilir ya da tam tersini gerçekleştirebilir. Burada önemli olan konu yönetmenin izleyiciyle, yazarın okuyucuyla konuşabildiği dilden konuşmayı başarmasıdır. Zira okurların çoğunluğu kafalarında ki imgelerin perdeye yansıma şeklinin yönetmenin yansıtma şeklinden farklı olmasından sıkça şikâyet eder. Kitap uyarlamaları aslında bir çeşit kumardır. Özellikle üstün anlatım gücüne dayalı başarılı kitapların sinemaya uyarlandığı gerçeği varken, bu hikâyeye dayanarak güzel ve başarılı bir film ortaya çıkartabilineceği gibi, yazarın eserini iki saatlik görsel bir rezalete çevirmekte mümkündür. İkinci ihtimalde okur kitlesinin nefretini çekmekse hiç zor olmayacaktır. Bu açıdan sinema tarihinin en başarılı uyarlamalarından biri hiç kuşkusuz Mario Puzo’nun Baba serisidir. Bunun gibi Steinbeck’in Gazap Üzümleri, Anne Rice’ın Vampirle Görüşme ve Stephen King’in Yeşil Yol uyarlamaları beyazperdeye başarılı şekilde yansıtılan sadece birkaç örnektir. Stephen King’den bahsetmişken ayrı bir parantez açmak gerekir. Korku ve gerilim türünde dünyanın en çok satan kitaplarının yazarı olan King, aynı zamanda güzelim kitapları beyazperdeye çok kötü şekilde uyarlanan bir yazardır. “Yeşil Yol”, Rita Hayword’u Seven Adam adlı kısa hikâyesinden sinemaya uyarlanan “Esaretin Bedeli” filmi ve bir iki film hariç, King’in kitapları olağanüstü hikâyelere sahip olmasına rağmen okuyucu kitlesini memnuniyetsizliğe sevk eden uyarlamalarla harcanmıştır. Zaten kitap uyarlamalarıyla başarılı bir film çekmek zorken yapımcı ve yönetmenler bu uğurda birçok okuyucuyu tatmin edememişlerdir. Özellikle korku ve gerilim türü filmlerde süregelen bu uyarlama fiyaskosu Stephen King ile kalmamıştır. Fransız sineması son yılların en önemli polisiye-gerilim yazarlarından Jean Christophe Grange’in Taş Meclisi, Kurtlar İmparatorluğu gibi muazzam eserlerini beyazperde de eksik ve yazarın anlatımından çok uzak bir şekilde anlatarak işi eline yüzüne bulaştırmıştır. Son yılların en çok konuşulan kitabı “Da Vinci Şifresi” ise bu anlayışta tavan yapmıştır. Sayılan uyarlamaların en göze batan ortak noktası ise karakterleri canlandıran yıldızları harcamamak adına kitapların harcanmış olduğudur. Elbette kitabı okumamış olan standart sinema izleyicisini görselliği ve hikâyesiyle etkilediği doğrudur. Bununla beraber büyük beklentiyle sinemaya giden okurları hayal kırıklığına uğrattığı da yadsınamaz. Son dönemlerde uyarlama konusunda iki önemli seri sinemaya damgasını vurmuştur. Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” serisi ve J.K. Rowling’in “Harry Potter” serisi edebiyattan sonra sinemada da fantastik ekolün temsilcileri olmuşlardır. Aslında Zindan ve Ejderha’nın sinemaya başarısız aktarımından sonra Yüzüklerin Efendisi serisinin sinemaya aktarımı konusunda fantastik edebiyatın sevenleri endişeye kapılmıştı. Buna rağmen seri çok yüksek bütçe, seçkin oyuncu kadrosu ve inanılmaz görselliğiyle seyirciyi çok memnun etse de kitabın fanatikleri bazı ana karakterlerin filmde yer almaması ve kitapta önemli sayılabilecek ayrıntıların atlanması vb. birçok ayrıntıdan şikâyet etmişlerdir. Tabi bu filmin başarısını etkilemediği gibi, serinin son filmini de Oscar ödüllerinde rekorlara taşıdı. Öyle ki serinin yönetmeni bu başarıya dayanarak Tolkien’in bir diğer kitabı “Hobbit” i sinemaya uyarlayacaklarını açıkladı. Aynı şeyleri Harry Potter serisi için söylemek ne yazık ki mümkün olmamıştır. Nispeten başarılı iki filmle başlayan seri, ilerledikçe gittikçe kısalmaya kitabın içeriği bile süreyi kısaltmak uğruna kırpılmaya başladı. Tabi bütün bu gelişmeler Harry Potter hayranlarının bir sonraki filmi büyük bir umutla beklemesine engel olamadı. Son dönemde kitap uyarlamalarına gittikçe bağlanan sinema sektöründen ufak bir ayrıntı verirsek konunun önemini kavrayabiliriz. Hollywood sadece geçen sene on bir kitabın uyarlamasını beyazperdeye sundu. Elbette bunların içinde Robert Ludlum’un efsanevi ajanı Bourne olduğu gibi başarısızı denemeler her zaman olduğu gibi çoğunluktaydı. Kitaplar insanların hayal gücünü tetikleyen, okuru yazarın algı dünyasında gezdiren büyülü nesnelerdir. İnsanlar kendi kurgularıyla algılamaya çalıştıkları yazarı, beyazperde de bir başkasının algı penceresinden izlerken beğeni eşiğinin normalden yüksek olması kaçınılmazdır. Kitap uyarlamaları işte tam da bu sebepten senaristler için eşsiz bir kaynak olsa da başarı şansı özgün senaryolara göre daha azdır. Çünkü özellikle okuyucu-izleyici kitle okuduklarını tıpkı kendi kafasında canlandırdığı gibi beyazperde de görmek ister. Filmler izlenmek, kitaplar okunmak içindir diyoruz. Peki, kitaplardan uyarlanarak çekilen filmler hikâyeyi okumuş ve zaten bilen insana ne anlatabilir? Zevklerin ve renklerin farklı olduğu dünyada bu sorunun iki olası cevabı vardır: Ya yüzlerce milyon dolarlar ve görsel efektlerin kişinin kendi hayal gücü yanında hiçbir kıymeti olmadığını, ya da bazı zihinlerin hayal güçlerinin birçoğumuzun algısını kapsayacak kadar geniş ve zengin olduğunu anlatabilir. İyi bir okur ve sinema izleyicisi olarak hep ikinci cevabı yaşamanızı dilerim. Yazar: Tamer SAĞCAN Premier Grup
Timsah: Avustralya’nın Jaws’ı mı?
07.07.2008

Timsah: Avustralya’nın Jaws’ı mı?

2005’te ilk uzun metrajı “Wolf Creek – Kurt Kapanı” ile teen-slasher türünün hayranlarınca ilgi toplayan yönetmen Greg McLean, devam filmi beklentisindeki herkesi bir hayli şaşırttı. Üstelik hayalindeki filmi yaptı McLean kendi ülkesinde… “Benim için TİMSAH, Avustralya’nın Jaws’ıdır. Hem gerilim dolu, hem sürükleyici; hem de korkunç.” sözleriyle filmin kendisi için taşıdığı önemi belirten yönetmen belli ki düşlerinin peşinden gitmiş ve çocukluğunda izlediği filmleri de hayallemiş olsa gerek.
Sınırda: Fransa’nın Sağ Kanadına Muhalefet…
07.07.2008

Sınırda: Fransa’nın Sağ Kanadına Muhalefet…

1974 yılı giderek korku türü için milad haline gelmeye başladı. Tobe Hooper’in bizleri yamyam bir aile ile tanıştırdığı Gore filmi “The Texas Chainsaw Massacre” örnek alınan öncü film haline gelmiş durumda artık. Türlü kesici aletle kucağına gelmiş kurbanını kesip doğrayan ailelerin kan bağı sürekli olarak bu filme gidiyor. Sebepleri farklı olsa da aile bireylerinin sonuçları genelde aynı kapıya çıkıyor. Oysa Hooper’in bizleri tanıştırdığı aile sadece öldürüyordu. Herhangi bir sebebe ihtiyaç duymayan Hooper’in filminin gücü, şimdiki örnekleri gibi kesip doğrama, izleyicinin midesi ile mücadele etmesini sağlayan vahşet görüntüleri değil, atmosferiydi. Halen aynı atmosferi yakalayan bir örnekle karşılaşmış değiliz ama, Texas’taki ailenin daha kalabalık nüfuslu benzerleri sürekli karşımıza geliyor.
En Süper Kahraman: Bir Yusufçuk Nasıl Uçamaz?
02.07.2008

En Süper Kahraman: Bir Yusufçuk Nasıl Uçamaz?

Genel beğeni toplamış filmler üzerinden yapılan parodi filmler son zamanlarda daha sık karşımıza çıkar oldu. Sinema tarihinde geriye doğru bir yolculuğa çıkıldığında film parodileri konusundaki büyük ustaların daha çok belli filmleri değil de belli bir türü konu edindiğini görmek mümkün. 1970’lerin ortalarından itibaren popülerlik kazanan film parodileri, ilk başyapıtlarını, öncülerini de bu yıllarda çıkardı. Bu konudaki en büyük örnek hiç şüphesiz şahane İngilizler “Monty Python” ekibi olsa gerek. Kendi tarzlarını ustalıkla kabul ettiren ve büyük mitlerle, tarihsel konularda epik filmlerle geçtikleri dalga hala lezzetle izleniyor. 1975 yapımı “Monty Python and the Holy Grail” hiç eskimeyecek başyapıt olmaya devam ediyor. DVDsinde Matrix’in ekstralarındaki tavşan ile dalga geçecek kadar yenilikçi üstelik. Bu konudaki bir diğer öncülerden biri de hiç süphesiz Mel Brooks olsa gerek. 1976 yapımı “Silent Movie” ve Alfred Hitchcock filmleri parodisi (Özellikle de Vertigo) 1977 yapımı “High Anxiety” hala izlemekten bıkılmayacak filmler. Film parodileri konusunda daha üretken ekibin ortaya çıkması ise 1980 yılına denk gelmekte. David Zucker, Jim Abrahams ve Jerry Zucker’dan oluşan ZAZ ekibi “Airplane” ile parodi filmleri kulvarında daha yeni bir yol açtı. Film parodileri konusunda öncü sayılan Airplane sonrası ekip tam gaz üretmeye devam etti. Val Kilmer’in “Elvis”vari rolündeki performansı ile “Top Secret”da unutulmazlar arasına girdi. Bu tür filmlerin ayrılmaz parçası oyuncu Leslie Nielsen ile tanışıp sevmemizi sağlayan “Naked Gun / Çıplak Silah” ise bir seriye dönüşüp fenomen olanlardan. ZAZ ekibi ilerleyen zamanda ayrılsa da imzalarını attıkları yapımlarda belli bir çizgiyi koruyorlar. Jim Abrahams’ın tek başına çektiği “Hot Shot” Top Gun ile alay ederken, 9.5 haftadaki sevişme sahneleriyle de kafa bulup seyirciyi eğlendirmişti. 2000’lerde ise bu kıvılcımı Keenen Ivory Wayans yakmaya çalıştı. Ana fikri “Scream”’den ödünç alınmış gibi dursa da “Scary Movie” seyirci tarafından beğenilen yapımlardan biri. Ama birinci filmden bu yana her şey çok değişti. Her filmin daha fazla seyirciye ulaştığı günümüz sinema ortamında artık elbette malzeme de bol. Ama artık bu avantaj olmuyor izleyici için, tam bir eziyete dönüşüyor. Bir türü kendine malzeme edinen yeni dönem parodilerinin öncüllerine göre maalesef hikaye anlatma, neden-sonuç ilişkilendirme gibi sorunları yok. Artık bu tarz filmler skeçlerden oluşuyor. En Süper Kahraman’da aynı sorunları taşıyor. Tiye alınan konu bu kez adından da anlaşılacağı gibi “Süper Kahraman” filmleri. “Dünyayı kurtarmak için kaç tane süper kahraman gerekir?” sorusunu soran bir film En Süper Kahraman, açılışını Örümcek Adam ile yapıyor. Uzun süre de bu kaynaktan besleniyor. Yönetmen Mazin başlangıç noktasını şöyle açıklıyor; “İyi yapılmış süper kahraman filmlerinin hepsinde nasıl başarılı bir süper kahraman olunacağını öğrenen bir karakter vardır. Başlangıçta bu güçlerini nasıl kullanacağı konusunda bocaladığını görürüz. Bu noktada ‘Ben kimim?’ sorusunu kendi kendine sorar. Ancak en büyük düşmanını yeninceye kadar gerçek anlamda başarılı bir süper kahraman değildir. Ayrıca o düşmanın mutlaka bir süper düşman olması da gerekmez. Kimi zaman düşmanı ta kendisidir, onu gerçek bir kahraman olmaktan alıkoyanın yine kendisi olduğunun farkına varır. Bizim kahramanımız Rick’in çıktığı yolculuk tam olarak budur.” Rick okul gezisinde Örümcek adamla aynı kaderi paylaşarak ısırılıyor ama bu kez bir “Yusufçuk” tarafından. Bu ısırılma sonrası süper güçlerini öğrenme süreci başlıyor. O arada da çocukluğunu hatırlayan yeni süper kahramanımız “Batman” serisi ile dalgasını geçiyor. Aslında iyi başlayan film sonrasında neredeyse temel bir öyküyü baz almadan, skeçten skeçe zincirleme geçiş yaparak sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Parodisi yapılan filmlerin olmazsa da olurmuş izlenimi veren sahneleri can sıkıyor. Ya da daha yaratıcı olabilirlerdi beklentisi çıkıyor ortaya. X-Men filminden çıkarılacak malzeme okulda geçmesimidir? Bu mudur yaratıcılık. Xavier’in tekerlikli sandalyede doğmuş çocuklardan oluşan aileyi belaltı edebiyatı ile vurgulaması mıdır? 4 arkadaşın yan yana geldiğinde yapabileceği “Fantastic Four” esprilerini filmde görmek de pek bir şey fark ettirmiyor. Hele birde Stephen Hawking karakteriyle dalga geçilmesi var ki o sahnelerde de film yerlerde sürünüyor. Yeniçağın dahisinin ağzından sürekli cinsel ilişki isteği çıkması, bel atından başka bir şey konuşmaması da filmin girdiği ucuz yollardan biri… Süper kahraman olmanın sırlarının peşindeki Rick’in yolu sürekli cinsel esprilere çıkıyor. Her karakter durmadan sex’ten bahsedip, cinsel espriler yapması sabır sınırlarını da zorluyor seyircide. Film yaparken ihtiyaç duyduğu motivasyonu yüreğinden aldığını ifade eden Craig Mazin, “İzleyiciyi güldürmek hoşuma gidiyor. Böyle filmler yapmamın tek nedeni budur. Bu filmleri sinemaya gelen izleyicinin sekiz-dokuz dakika kesintisiz gülmesi için yapıyorum” diyor ama bu konuda da yaşlı bir kadının aşk sahnesinin ortasında sürekli gaz çıkarmasından medet umuyor. “Parodisini yapmak istediğiniz film türünü sevmiyorsanız iyi espri çıkaramaz ve elde edemezsiniz. ‘Scary Movie’ serilerinde ti’ye aldığımız korku ve gerilim filmlerinin hepsini çok seviyorduk. “En Süper Kahraman”da ti’ye aldığımız ‘Spiderman’, ‘Batman’ ve benzeri süper kahraman filmlerinin de hepsini kesinlikle seviyoruz. Onlara tutkunuz.” diyen Mazin’in sevdiği ve tutkunu olduğu filmleri tiye alırken biraz daha özen göstermesini beklemekten başka çare yok o halde…
‘X Files 2’nin Açılış Sahnesi
27.06.2008

‘X Files 2’nin Açılış Sahnesi

“X Files” dizisinin hayranları nefeslerini tutmuş, konusu sır gibi saklanan ‘X Files: I Want to Believe’ filminin 12 Eylül 2008’de ülkemizde gösterime girmesini beklerken; Sinemalar.com filmin açılış sahnesini sizlerle paylaşıyor. Chris Carter’ın yönetmenliğini üstlendiği filmin konusu henüz açıklanmış olmasa da, dizinin en çok ilgi gören bölümlerini takip eden bir olay örgüsüne sahip olduğu konuşuluyor. “X Files” dizisi ile dünya çapında şöhreti yakalayan oyuncular David Duchovny ve Gillian Anderson’ı yeniden biraraya getiren filmde, ajanlarımız Fox Mulder ve  Dana Scully karşılaştıkları garip bir vakanın peşine düşürken, bizlere yine heyecan ve gerilim dolu anlar yaşatacaklar. İşte 12 Eylül 2008’de ülkemizde gösterime girecek  ‘X Files: I Want to Believe / X Files 2’ filminin açılış sahnesinden kısa bir bölüm:
Atatürk ve Sinema
27.06.2008

Atatürk ve Sinema

Mustafa Kemal Atatürk, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için yaptığı ve halen yapılan inkilâpları tek başına yeterli görmemiş, kültür düzeyinde de batılılaşmak ve çağdaş bir Cumhuriyet olabilmek için sinemanın önemini vurgulamıştır. Ata bir sözünde; “ Sinema, gelecekteki dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit gibi gelen eğlence olan radyo ve sinema, bir çeyrek asra kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’daki zenci, Eskimo’nun ne dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşik bir dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa, barut, Amerika’nın keşfi gibi olaylar oyuncak nisbetinde kalacaktır ” diyerek sinemanın önemini ortaya koymuştur. Üstelik bu sözünü radyonun emekleme devrinde olduğu, sinemada ise yeni yeni çalışmalar yapıldığı bir dönemde ifade etmiştir.   Fuat Uzkınay ve TBMM Ordu Film teşkilatının operatörleri, batı cephesinde verilen mücadeleyi, İzmir’in Yunanlılardan kurtarılışını ve Türk ordusunun İstanbul’a girişini belgelemişti. Atatürk henüz savaş halindeyken bile sinemanın taşıdığı önemi görmüş ve Cumhuriyet’in ilanından sonra da bu konudaki duyarlılığını ortaya koymuştu. Genç kuşaklara ve gelecek kuşaklara Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in temel değerlerini aktarmak, tarihe bir belge kazandırmak amacıyla, Kurtuluş Savaşı yıllarında Fuat Uzkınay’ın çektiği ‘Zafer Yollarında’ adlı belge film yeniden ele alınmış, daha kapsamlı bir hale getirilmeye çalışılmıştı.
Kemal Sunal’ı Anıyoruz
26.06.2008

Kemal Sunal’ı Anıyoruz

Türk sinemasının unutulmaz ismi Kemal Sunal, aramızdan ayrılışının 8. yılında,  ailesi, dostları ve tüm sevenleri tarafından anılacak. Oyunculuk hayatına “Zoraki Tabip” adlı tiyatro oyunuyla başlayan, 30 yıllık oyunculuk hayatında sayısız filmlerde canlandırdığı karakterlerle zihinlerde yer edinen Kemal Sunal;  03 Temmuz 2000 tarihinde “Balalayka” adlı filmin çekimlerine gitmek amacıyla bindiği Trabzon uçağında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Sinema tarihimizin usta oyuncusu Kemal Sunal, 03 Temmuz 2008 Perşembe günü saat 11:00’de, Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki kabri başında anılacak.
‘Wanted’dan Heyecan Dolu Sahneler
26.06.2008

‘Wanted’dan Heyecan Dolu Sahneler

27 Haziran Cuma günü dünya sinemalarıyla aynı anda, Türkiye’de de gösterime giren sürükleyici aksiyon filmi “Wanted”ın 5 dakikalık Türkçe altyazılı araba kovalama sahnesi Sinemalar.com’da!  “Kefaret” ve “İskoçya’nın Son Kralı” filmlerinden tanıdığımız genç aktör James McAvoy, “Batman Begins” ve “Million Dollar Baby”nin yıldızı Morgan Freeman ile “Mr. & Mrs. Smith” ve “Lara Croft: Tomb Raider”ın yıldızı Angelina Jolie gibi ünlü oyuncuları biraraya getiren film; beş para etmez tembel biriyken, adalet sağlayıcısı katile dönüşen genç bir adamın öyküsünü anlatıyor.
Bozkırda Yeşeren Bir Tarih: ODTÜ
24.06.2008

Bozkırda Yeşeren Bir Tarih: ODTÜ

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bünyesinde çalışan Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (GİSAM) hazırladığı ‘ODTÜ Tarihi’ adlı belgesel film 27-28 Haziran tarihleri arasında seyirciyle buluşacak. Berrin Balay Tuncer ve Önder M. Özdem'in yönettiği film, ODTÜ’nün kuruluşunun 50. yıllık tarihini, geçmişi bugünle buluşturmayı amaçlıyor. Bilgehan Öğel’in koordinatörlüğünde hazırlanan ‘ODTÜ Tarihi’ üç yıl süren bir ekip çalışması sonucunda gerçekleştirildi. Kampüste 68 Hareketi Sözlü tarih yöntemiyle gerçekleştirilen belgesel “Bozkırı Yeşertenler” ve “Zor Yıllar” adlı iki bölümden oluşuyor. 1956-1963 yılları arasında geçen “Bozkırı Yeşertenler” başlıklı ilk bölümde bir hayalin peşinden koşarak Ankara bozkırında, kısa süre ulusal ve uluslararası arenada kabul edilecek ODTÜ’yü kuranların öyküsü anlatılıyor. Filmin ikinci bölümü olan “Zor Yıllar” ise başkaldırının ve umudun zamanına götürüyor seyirciyi ve 1964-1980 yılları arasında üniversitede yaşanan olaylar ışığında Türkiye tarihine bakıyor. Film, Amerikan elçisi Comer’in arabasının öğrenciler tarafından yakılması; 1968 hareketinin ilk faili meç¬hul cinayetiyle yaşamını kaybeden ODTÜ öğrenci¬si Tay¬lan Özgür'ün kampüse gömülmesini isteyen öğrencilerin isteklerine karşı çıkan dönemin rektörü Kemal Kurdaş’ın istifası gibi olaylara da tanıklık ediyor. Rektörler, öğretim üyeleri ve öğrencilerin tanıklığında ODTÜ’nün devrimci, sol tarihinin yazılmaya başlandığı bu döneme yeni, özgün bir bakış getiren film, 27-28 Haziran tarihlerinde ODTÜ’de ücretsiz gösterilecek. Gösterim tarihleri:
Peter Jackson’dan ‘Cennetimden Bakarken’
23.06.2008

Peter Jackson’dan ‘Cennetimden Bakarken’

“Yüzüklerin Efendisi” ile “King Kong” adlı filmleri toplam 488 milyon dolara malolan, dünya sinemalarındaki toplam hasılatları 3.5 milyar dolara ulaşan ve toplam yirmi Oscar ödülü kazanan yönetmen Peter Jackson’ın Paramount Film Şirketi için gerçekleştireceği roman uyarlaması “Cennetimden Bakarken-Lovely Bones” 2009’da Türkiye sinemalarında gösterime girecek. 65 milyon dolar bütçeli “Cennetimden Bakarken”de, öldürüldüğünde 14 yaşında olan Susie Salmon’ın annesi Abigail Salmon’ı Oscar ödüllü Rachel Weisz, babasını ise Oscar ödülü adayı Ryan Gosling canlandıracak. “Cennetimden Bakarken”in senaryosunu Peter Jackson, Frances Walsh ve Philippa Boyens birlikte yazdı. Jackson, Walsh ve Boyens, “Yüzüklerin Efendisi” ve “King Kong”un senaryolarını da birlikte yazmıştı. Filmin konusu ise şöyle: Kahramanımız masum Susie Salmon’la ilk karşılaştığımızda o artık cennettedir.14 yaşında bir cinayete kurban giden genç kız, bu yeni ama yabancı evinden aşağıya (henüz yaşayanların dünyasına) bakarken capcanlı sesiyle hem tüyler ürpertici hem de umut dolu bir öykü anlatır. Ölümünden sonra aşağıda onsuz sürüp giden yaşamı, okul arkadaşlarının Susie’nin ortadan kayboluşuyla ilgili yorumlarını, ailesinin umutlarını yitirmemeye çalışarak sevgili kızlarının canlı bulunması umuduna sarılmasını ve sapık katilinin cinayetten kalan izleri ve ipuçlarını yok etmeye çalışmasını takip eder ve cennet adı verilen yeri inceler. Burası güzel salıncaklarıyla okulun oyun bahçesine çok benzemektedir. Yeni gelenlerin ortama alışmasına yardım eden danışmanlar ve bir odada kalabileceği arkadaşları vardır. Sevdiği insanlarla birlikte olabilmenin dışında, ki onların arasında genç bir erkek de vardır, istediği her şey düşündüğü an yerine gelir.Ama aşağıda hayat sürüp giderken Susie de bir şekilde o hayata dahildir. Çünkü hatıralar yok olmazlar. Alice Sebold’ün “Cennetimden Bakarken” adlı romanı Türkiye’de İnkilap Yayınevi tarafından Baysan Bayar’ın çevirisiyle basılmıştır.