- Anasayfa
- Platformlar
- Max
- Max Dizileri
Max Dizileri
İsveç yapımı bir drama dizisi olan Oskyldigt dömd, hukuk sisteminin hataları ve adaletin peşinden gidenlerin mücadelesini konu alıyor. 2008 yılında yayın hayatına başlayan yapımın merkezinde, Mikael Persbrandt tarafından canlandırılan ana karakterin hikâyesi yer alıyor. Hikâye örgüsü, masum olduğu halde mahkûm edilenlerin haklarını arama sürecine odaklanırken, davanın arka planındaki hukuki ve insani dramları ele alıyor.
Dizinin oyuncu kadrosunda Persbrandt’a Marie Richardson, Sofia Ledarp ve Helena af Sandeberg gibi isimler eşlik ediyor. Filmlance tarafından hayata geçirilen projenin ilk sezon senaryosu Johan Zollitsch, Jan Arnald, Karin Gidfors ve Hans Rosenfeldt gibi kalemlerin imzasını taşırken, devam sezonunda bayrağı Thomas Borgström ve Sara Heldt devralıyor. Güçlü oyuncu kadrosu ve yüksek prodüksiyon bütçesiyle dikkat çeken yapım, suç ve ceza kavramlarını İsveç televizyonu perspektifinden sorguluyor.
Kungamordet, iktidarın en karanlık köşelerine ve gücün insan ruhu üzerindeki tahrip edici etkisine odaklanan derinlikli bir hikâye sunuyor. Seçim gecesinin gergin atmosferinde başlayan film, yönetenler ile yönetilenler, failler ile kurbanlar arasındaki o ince çizgiyi mercek altına alıyor. Sosyal Demokrat Maliye Bakanı Gert Jakobsson ile otuz yıldır evli olan Linda Jakobsson, evinde televizyon başında seçim sonuçlarını takip ederken sadece bir siyasi yenilgiye değil, kişisel bir trajedinin yeni perdesine de tanıklık ediyor.
Linda, ekran başında eşi Gert’in yüzündeki ifadeyi gördüğü an, onun Başbakan Per Viksten’i devirip parti liderliğini ele geçirme planını çoktan yaptığını anlar. Reine Brynolfsson ve Marie Richardson’ın başrolleri paylaştığı yapımda, politik hırsın özel hayattaki yıkıcı yansımaları etkileyici bir dille işleniyor. Linda, kocasının iktidar açlığını ve yıllardır kendisine uyguladığı hem zihinsel hem de fiziksel sömürüyü en yakından bilen kişi olarak, gücün nasıl bir canavara dönüştüğünü sessiz bir çaresizlikle izliyor. Sheraye Esfandyari ve Sven Ahlström gibi isimlerin de kadrosunda yer aldığı film, bir koltuk kavgasının gölgesinde kalan insani bedelleri çarpıcı bir dille anlatıyor.
Helena, eşi ve çocuklarıyla sürdürdüğü düzenli aile hayatının ardında tehlikeli bir sır saklamaktadır. Bir süredir gizli bir ilişki yaşayan Helena, artık bu duruma bir son vermeye ve ailesine odaklanmaya karar verir. Ancak yasak aşkıyla bağlarını tamamen koparmak için gerçekleştirdiği bu son buluşma, hiç beklemediği yıkıcı bir felaketle sonuçlanır.
Lögnens pris filminde Helena’nın yaşadığı bu dramatik sürece Anna Björk hayat verirken, hikâyenin kilit noktalarında Morgan Alling ve Amanda Sjöman gibi isimler ona eşlik ediyor. Johannes Albin Alfvén, Magnus Skogsberg ve David Dencik’in de yer aldığı oyuncu kadrosu; yalanlar, sadakat ve bedel ödeme ekseninde gelişen gerilimli bir atmosferi beyaz perdeye taşıyor.
Dedektif Kurt Wallander, alışık olduğu yöntemlerin çok ötesinde, hakimiyet kurmakta zorlandığı karmaşık bilişim dünyasının karanlık labirentlerine çekiliyor. Hikâye, içi kan gölüne dönmüş ve terk edilmiş bir taksinin bulunmasıyla başlıyor. Cinayeti itiraf eden iki genç kız gözaltına alınsa da cesedin yerini söylemeyi reddedince soruşturma çıkmaza giriyor. Bu gizemli olayın hemen ertesi günü, bir bankamatiğin önünde elinde dekontuyla ölü bulunan bir adamın haberi geliyor. İlk bakışta birbirinden tamamen bağımsız görünen bu iki vaka, Wallander’ın zihninde rahatsız edici bağlantılara dönüşüyor.
Rolf Lassgård’ın canlandırdığı Kurt Wallander, olayların arasındaki görünmez bağı çözmeye çalışırken bir yandan da kendi sağlığıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Baş dönmesi ve halsizlik gibi belirtilerle hastaneye yatırılan dedektif, hem fiziksel sınırlarını zorluyor hem de teknoloji dünyasının yabancılaştıran doğasıyla başa çıkmaya çalışıyor. Marie Richardson ve Kerstin Andersson gibi isimlerin eşlik ettiği bu gerilim dolu hikâyede, Wallander’ın karmaşık bir ağın içindeki amansız arayışı merkeze alınıyor.
Noel arifesinde Charlotte Ekeblad, reddetmesi oldukça güç bir teklifle karşı karşıya kalarak İsveç Parlamentosu'nda bakanlık koltuğuna oturur. Çevre Bakanı olarak atanan Charlotte, kağıt üzerinde sınırlı bir güce sahip görünse de Başbakan için genç ve dinamik bir kadın bakanın varlığı, modern liderlik imajını tazeleyen stratejik bir hamledir. Ancak Suzanne Reuter'in hayat verdiği Charlotte, kısa sürede kariyer basamaklarını tırmanmak ile ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek arasında büyük bir ikilemin içine düşer.
Siyaset dünyasındaki bu keskin yükseliş, Charlotte'un evliliğinde de sarsıntılara yol açar. Reine Brynolfsson ve Ulf Friberg gibi isimlerin eşlik ettiği bu süreçte, aile içindeki ikincil konumuna alışmakta zorlanan bir koca ve hükümetteki erkek egemen yapının gizli direnciyle mücadele etmek zorunda kalır. Baskıların her geçen gün arttığı bu atmosferde Charlotte, dünyayı değiştirme fırsatı için ödediği bedelin ağırlığını sorgulamaya başlar. Alexandra Rapaport ve Peter Schildt'in de kadrosunda yer aldığı yapım, bir kadının iktidar ve özel hayat arasındaki ince çizgide verdiği duygusal savaşı merkezine alıyor.
18. yüzyıl Stockholm atmosferinde geçen Lovisa och Carl Michael, ünlü İsveçli şair Carl Michael Bellman ile eşi Lovisa’nın hayatına odaklanıyor. Çiftin sevgi dolu ancak maddi zorluklarla gölgelenen ilişkisini merkezine alan film, dönemin sosyal yapısını bu iki karakterin mücadelesi üzerinden yansıtıyor.
Bir yanda en önemli eserlerinden biri olan "Fredman'ın Epistelleri" koleksiyonunu yayımlatmak için uğraşan Carl Michael, diğer yanda ise ailenin geçimini sağlamak için büyük bir çaba sarf eden Lovisa yer alıyor. Hikâye, sanatçının yaratım süreci ile günlük hayatın sert gerçekleri arasındaki dengeyi kurmaya çalışan bir ailenin portresini çiziyor.
Lasermannen, 1991 ile 1992 yılları arasında İsveç'te yaşanan ve toplumda derin izler bırakan gerçek olayları konu alıyor. Dizi, göçmen kökenli on bir kişiye yönelik saldırılar düzenleyen John Ausonius’un karanlık eylemlerini ve bu süreçte yaşanan gerilimi merkezine yerleştiriyor. Bir yandan Ausonius’un saldırıları gerçekleştirme aşamalarına tanıklık ederken, diğer yandan emniyet güçlerinin suçluyu yakalamak için yürüttüğü titiz dedektiflik çalışmalarını takip ediyoruz.
Hikâye yalnızca suç ve soruşturma süreciyle sınırlı kalmayarak, Ausonius’un lise yıllarından itibaren şekillenen geçmişine ve karakter gelişimine de ışık tutuyor. David Dencik’in başrolde yer aldığı yapımın geniş oyuncu kadrosunda Sten Ljunggren, Ralph Carlsson, Mats Blomgren ve Leif Andrée gibi isimler dramatik yapıyı güçlendiriyor. Per Morberg, Jens Hultén, Filip Berg, Alexander Karim ve Morgan Alling’in de dahil olduğu ekip, dönemin atmosferini ve toplumsal yankılarını ekrana taşıyor.
Soğuk Savaş’ın en hareketli dönemlerinde geçen Ramona, İsveç istihbarat servisinin gizli koridorlarında yaşanan tehlikeli bir casusluk hikâyesini merkezine alıyor. Genç ve yetenekli bir şifre kırıcı olan Karnell, üzerinde çalıştığı gizli bir kodu deşifre etmeyi başarınca kendisini Baltık Denizi’ne kadar uzanan karanlık bir komplonun tam ortasında bulur.
Karnell’in ulaştığı bilgiler, teşkilatın içinde "Ramona" kod adıyla faaliyet gösteren bir köstebeğin varlığını açığa çıkarır. Björn Bengtsson, Magnus Roosmann ve Annika Hallin gibi isimlerin yer aldığı oyuncu kadrosu, istihbarat dünyasının gerilimli atmosferini ve ihanet sarmalını beyaz perdeye taşıyor. Kurum içindeki sızıntı büyük bir kaosa yol açmadan önce, Ramona’nın kimliğinin tespit edilmesi ve durdurulması gerekmektedir.
Martin, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiğinde hayatı geri dönülemez bir biçimde değişir. Bu sarsıcı haber, onun için sadece parmaklıklar ardındaki günlerin sona ermesi değil, aynı zamanda dış dünyadaki belirsiz bir geleceğin de başlangıcı olur.
Hapishane duvarlarının ötesine adım atan Martin, sınırlı zamanıyla ne yapacağını bilmediği yeni bir gerçeklikle yüzleşir. Taurus, özgürlüğün getirdiği boşluk ile kaçınılmaz son arasındaki ince çizgide yürüyen bir adamın hikâyesini merkezine alıyor.
Lars Andersson'un hayatı kontrolünden çıkmak üzeredir. İşinden nefret eden, alkol sorunuyla boğuşan ve gırtlağına kadar kumar borcuna batan Andersson için işler her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. Sürekli sadakatsizliklerinden yılan karısı, iki yaşındaki oğullarını da yanına alarak onu bir pizzacı uğruna terk etmiştir. Aile bağları da tamamen kopmuş durumdadır; babasını altı yıldır görmemiş, yirmi sekiz yıl önce bir boksörle kaçan annesinden ise o günden beri haber alamamıştır.
Alacaklılarının baskısı iyice artarken köpeği Torbjörn’ün ölümü, Andersson için bardağı taşıran son damla olur. Her şeyi geride bırakmaya karar veren genç adam, köpeğini gömmek ve geçmişiyle yüzleşmek üzere çocukluğunun geçtiği Lysehamn’a, babasının yanına doğru yola koyulur. Ancak bu yolculuk beklediği kadar sakin geçmeyecektir. Yolda acımasız bir tahsilatçı tarafından durdurulan Andersson, borçlarının silinmesi karşılığında kendisine sunulan tehlikeli bir iş teklifiyle karşı karşıya kalır.
En dag i taget, toplumun göz ardı ettiği veya gizli kalmış toplumsal hastalıklara odaklanan İsveç yapımı bir drama dizisidir. Hikâye, gündelik hayatın karmaşası içinde fark edilmeyen ancak bireylerin yaşamlarını derinden etkileyen meseleleri ele alarak izleyiciyi bu saklı kalmış gerçeklerle yüzleştiriyor.
İsveç dramasına has derinliğin hissedildiği yapımda; Ing-Marie Carlsson, Claes Ljungmark, Sten Johan Hedman ve Inga Ålenius gibi isimler anlatının merkezinde yer alıyor. Oyuncu kadrosunda Felix Nordlind, Elisabeth Soares, Tintin Anderzon, Erik Ståhlberg, Lil Terselius ve Michael Nyqvist’in de bulunduğu En dag i taget, toplumsal meseleleri karakterlerin gözünden samimi bir yaklaşımla işliyor.
Finaste familjen, modern dünyanın mükemmel görünme çabasını ve sosyal kabul görme arzusunu odağına alıyor. Dış dünyaya ne kadar mutlu ve başarılı olduğumuzu kanıtlama ihtiyacını sorgulayan dizi, her daim genç kalma mücadelesinin getirdiği absürt durumları ve bu süreçteki bitmek bilmeyen rekabeti konu ediniyor.
Hikâye, karakterlerin kendi hayatlarındaki eksik parçaları gizlemeye çalışırken verdikleri çabayı mizahi bir dille ele alıyor. Yaşamın kusurlarını saklayıp her şey yolundaymış gibi davranmanın yarattığı bu "mükemmel aile" tablosu, günümüz toplumunun başarı ve mutluluk takıntılarına dair samimi bir anlatı sunuyor.
Stockholm'deki Ulusal Kütüphane'de çalışan bir kütüphanecinin gizli ve karanlık dünyasını merkezine alan Bibliotekstjuven, paha biçilemez eserlerin etrafında dönen bir sadakat ve ihanet hikâyesini konu alıyor. Görevi gereği kütüphanenin en değerli ve nadir kitap koleksiyonlarına erişim izni olan kütüphaneci, bu ayrıcalığını tehlikeli bir kazanç kapısına dönüştürür.
Kütüphane arşivinden çok sayıda kıymetli kitabı gizlice çalan karakter, bu nadide eserleri Amsterdam'daki bir kitap küratörüne satmaya başlar. Bibliotekstjuven, prestijli bir kurumun koridorlarından Amsterdam'ın sahaflarına uzanan bu sistemli hırsızlığın ve riskli alışverişin izini sürüyor.
Gökyüzünden yeryüzüne gönderilen bir melek, özel bir aileyi yakından takip etmek ve onları korumakla görevlendirilir. Dünyadaki bu yeni görevi sırasında ailenin hayatına dahil olan melek, insanların karmaşık dünyasında rehberlik etmenin sandığından çok daha zor olduğunu kısa sürede fark eder.
En ängels tålamod, bir meleğin dünyevi sorumluluklarla ve beklenmedik zorluklarla imtihanını merkezine alıyor. Koruyucu bir göz olarak aileye eşlik etmeye çalışan karakterin yaşadığı bu deneyim, sabrın ve insan doğasını anlamanın sınırlarını zorlayan bir sürece dönüşüyor.
Open Slather, Avustralya komedi dünyasının en köklü isimlerini ve yükselen genç yeteneklerini iddialı bir yapımda bir araya getiriyor. Popüler kültürün dinamiklerini hicivli bir bakış açısıyla ele alan dizi; siyasetten spora, müzikten medyaya kadar geniş bir yelpazeyi odağına alıyor. Kamuoyunun ilgisini çeken olayları ve gündelik hayatın absürt yanlarını sınır tanımayan bir mizah anlayışıyla ekrana taşıyan yapım, izleyicilere çok sesli bir parodi dünyası sunuyor.
Melbourne'de çekilen projenin oyuncu kadrosunda Glenn Robbins, Magda Szubanski, Shane Jacobson ve Gina Riley gibi yıllardır izleyiciyi güldüren efsane isimler yer alıyor. Jane Turner, Stephen Curry ve Marg Downey gibi tecrübeli oyuncuların eşlik ettiği bu zengin kadro, George H. Xanthis ve Hannah Bath gibi 12 yeni yetenekle güçlenerek türler arası bir komedi harmanı oluşturuyor. Toplumun hayal gücünü yakalayan her detayı mizahın bir parçası haline getiren dizi, modern hayatın keskin bir yansıması niteliğini taşıyor.
90’lı yılların ortalarında Avustralya’nın Seven Network kanalında izleyiciyle buluşan Big Girl's Blouse, mizah dolu skeçlerden oluşan enerjik bir televizyon programı olarak öne çıkıyor. İngilizcedeki "etkisiz veya zayıf karakterli kimse" deyiminden adını alan yapım, komedi dünyasının sevilen isimlerini bir araya getiriyor. Dört adet birer saatlik bölümden ve bir pilottan oluşan seri, günümüzde genellikle yarımşar saatlik sekiz bölüm halinde izleyiciye sunuluyor.
Programın yaratıcı kadrosunda ve başrollerinde, daha sonra Kath & Kim dizisiyle büyük başarı yakalayan Magda Szubanski, Gina Riley ve Jane Turner yer alıyor. Avustralya mizahının kendine has dokusunu yansıtan yapımda, bu üç yetenekli isim canlandırdıkları farklı karakterlerle hikâyenin komedi dozunu artırıyor. Geniş bir izleyici kitlesine hitap eden seri, Avustralya'da DVD formatında bütünüyle yayımlanırken uluslararası mecralarda da farklı kanalların arşiv kuşaklarında kendine yer bulmaya devam ediyor.
The D-Generation, 1980’lerin ikinci yarısında Avustralya televizyon dünyasına damga vuran, etkileyici ve popüler bir skeç komedi dizisidir. 1986 ve 1987 yıllarında Australian Broadcasting Corporation (ABC) kanalı için iki sezon olarak hazırlanan yapım, kısa sürede türün en önemli örneklerinden biri haline gelmiştir. Büyük ilgi gören bu komedi serüveni, ana sezonların ardından 1988 ve 1989 yıllarında Seven Network ekranlarında yayınlanan dört özel bölümle devam etmiştir.
Avustralya mizah kültüründe iz bırakan dizinin kadrosunda Magda Szubanski, Marg Downey, Michael Veitch ve Rob Sitch gibi isimler performanslarıyla hikâyeye hayat vermektedir. Tony Martin, Jane Turner ve Mick Molloy gibi yetenekli isimlerin de dahil olduğu bu geniş ekipte; Tom Gleisner ve Santo Cilauro gibi figürler canlandırdıkları karakterlerle skeçlerin dinamizmini artırmaktadır. The D-Generation, türün meraklıları için dönemin toplumsal ve kültürel yapısına mizahi bir pencereden bakma imkânı sunuyor.
Helen Tudor-Fisk için işler yolunda gitmemeye başlayınca, hayatını düzene sokmak adına banliyöde küçük bir hukuk bürosunda çalışmaya başlar. Vasiyet ve miras işlerinde uzmanlaşan bu firmadaki yeni görevini kabul ederken aslında gizli bir beklentisi vardır. Müşterilerin büyük çoğunluğu hayatını kaybetmiş kişilerden oluştuğu için, iş hayatında insanlarla uğraşmak zorunda kalmayacağını düşünür. Ancak bu varsayımı, gerçek hayatın karmaşasıyla karşılaştığında kısa sürede sarsılacaktır.
Komedi türündeki Fisk dizisinin başrolünde Kitty Flanagan yer alırken, kendisine Julia Zemiro, Marty Sheargold ve Aaron Chen gibi isimlerden oluşan zengin bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. Helen'ın sosyal etkileşimden kaçma çabasıyla girdiği bu yeni iş ortamı; Colette Mann, Miki Oikawa ve Debra Lawrance gibi oyuncuların canlandırdığı karakterlerin dahil olduğu, beklenmedik durumlarla dolu bir sürece dönüşüyor. Miras hukuku dünyasının absürt yanları, Helen’ın sosyal becerileriyle birleşerek farklı bir hukuk hikâyesi sunuyor.
Utopia, büyük ölçekli altyapı projelerini denetlemekle görevli bir federal hükümet kuruluşu olan "Ulusal Kalkınma Otoritesi"nin ofis koridorlarında geçiyor. Dizi, devasa projelerin ve büyük hayallerin hantal bürokrasiyle çarpıştığı o kaotik anları merkezine alıyor. Devlet dairelerindeki işleyişi mizahi bir dille ele alan yapım, kamu projelerinin planlama aşamasından uygulama sürecine kadar karşılaştığı absürt engelleri gözler önüne seriyor.
Hikâyenin merkezindeki bu karmaşık bürokrasiyi ve yönetim krizlerini ekrana taşıyan kadroda Rob Sitch, Celia Pacquola ve Dave Lawson gibi isimler yer alıyor. Kitty Flanagan, Emma-Louise Wilson ve Lehmo’nun da dahil olduğu oyuncu ekibine Dilruk Jayasinha, Nina Oyama, Toby Truslove ve Luke McGregor eşlik ediyor. Utopia, imkansız teslim tarihlerinden siyasi engellere kadar modern çalışma hayatının ve devlet yönetiminin ironik bir portresini çiziyor.
Make That Movie, iddialı bir yönetmenin sıra dışı sinema projesini konu alıyor. Sam Campbell tarafından canlandırılan bu hırslı yönetmen, ekibiyle birlikte ülkeyi karış karış gezerek uzun metrajlı bir film fikri olan sıradan insanların peşine düşüyor. Halkın içinden gelen bu taze fikirleri keşfeden ekip, sinema dünyasının sınırlarını zorlayan bir meydan okumaya girişiyor.
Zamana karşı kıyasıya bir yarışın başladığı yapımda, bulunan her bir film fikrinin sadece üç gün içinde tamamlanmış bir filme dönüştürülme süreci ekrana taşınıyor. Sam Campbell’ın merkezinde yer aldığı bu yaratıcı serüvende kendisine Lara Ricote, Aaron Chen, Helen Bauer ve David Hargreaves gibi isimlerden oluşan renkli bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. Kısıtlı imkanlar ve dar zaman içinde bir fikri gerçeğe dönüştürmeye çalışan ekibin bu tempolu yolculuğu, sinema tutkusunu mizahla birleştiriyor.
Les redoutables, komedi ve gerilim temalarını ustalıkla harmanlayan on üç kısa filmden oluşan özgün bir seri olarak izleyiciyle buluşuyor. Her biri onar dakikalık hikâyelerden oluşan bu yapım, iki zıt türün yarattığı dinamik atmosferi kısa sürede etkili bir anlatımla sunmayı hedefliyor.
Fransız sinemasının yetenekli isimlerini bir araya getiren projede Marion Cotillard, Stéphan Guérin-Tillié ve Jean-Louis Balais gibi oyuncular performanslarıyla farklı karakterlere hayat veriyor. Olivier Brocheriou ve Lara de Laubadère’in de dahil olduğu geniş oyuncu kadrosu, dizinin mizah ile gizem arasında gidip gelen değişken yapısını ve anlatı derinliğini başarıyla tamamlıyor.
Discrètes, devasa bir gökdelenin bakımından sorumlu olan iki temizlik görevlisinin adalet arayışını konu alıyor. İçlerinden birinin saldırıya uğramasıyla sarsılan ikili, seslerini duyurabilmek adına tehlikeli bir yola girer. Juliette Gosselin ve Aurélia Arandi-Longpré'nin canlandırdığı karakterler, her gün düzenini sağladıkları bu dev yapının koridorlarında, gecenin karanlığından faydalanarak gizli sabotaj eylemleri planlamaya başlarlar.
Gündüzleri görünmez kalmaya devam eden kadınlar, geceleri ise binanın işleyişine karşı riskli hamleler yaparak durumu tırmandırır. Olivier Gervais-Courchesne ve Rose Adam gibi isimlerin eşlik ettiği kadro, gerilimin dozunun giderek arttığı bu çatışmayı ekranlara taşıyor. Adaleti kendi yöntemleriyle arayan kahramanlar, görünürde sakin ama derinde yıkıcı bir mücadeleye atılırlar.