Babil M.S.'nin Yönetmeni ile Röportaj
26.08.2008

Babil M.S.'nin Yönetmeni ile Röportaj

Altın Palmiye ödüllü yönetmen Mathieu Kassovitz’in yazıp yönettiği ve prodüktörlüğünü de yaptığı, başrollerinde Vin Diesel, Michelle Yeoh, Gérard Depardieu ve Mélanie Thierry'nin yer aldığı "BABYLON A.D./BABIL M.S." 26 Eylül'de gösterime giriyor. Filmin yönetmeni Mathieu Kassovitz, “Babylon A.D.”nin yapım aşaması ve başrol oyuncuları ile ilgili merak edilen tüm soruları içtenlikle yanıtladı. YÖNETMEN MATHIEU KASSOVITZ İLE RÖPORTAJ - Maurice Dantec’in “Babylon Babies” kitabını ilk ne zaman okudunuz? - 2002 yılında. Geleceği anlatan romanları hep bilimkurguya tercih etmişimdir. “Babylon Babies”in gelecekte geçen harika bir macera romanı olduğu kabul edilir. Ben de bu yüzden okumuştum. Bitirmek birkaç gecemi almıştı. Kendi kendime bunun harika bir film olabileceğini düşünmüştüm. 500 milyon Euro bütçeyle çekilen, altı saat uzunluğunda bir film!      - Neden “uyarlanamaz” diye tabir edilen bu romanı seçtiniz? - “Babylon Babies”in uyarlanamayacağı söylendiği için bu, ilginç bir meydan okumaydı. Kitabı okuyan herkes, farklı şekilde okur. Aynı kelimeleri okuruz, ama beyinlerimiz farklı işler. Filmlerde hepimiz aynı şeyi görürüz. Benim işim, kitaptan aldıklarımı aktarmaktı. En zor kısmı ise 600 sayfalık kitabı 90 dakikaya sıkıştırmaktı.  Daha en başında bazı yerleri kestik. Bu da filmin isminin neden “Babylon A.D.” olarak değiştiğini açıklıyor. Yazım aşamasında film, kitabın uyarlanmasından çok kitaptan esinlenme haline geldi. Yeni sahneler yarattık, bir sistem ve bir sürü şey oluşturduk. Öte yandan bu yolculuğu ve Toorop’un eşlik etmek zorunda olduğu gizemli bir genç kadın olan Marie’yi kullandık, ama karakteri değiştirdik. Onu bilgisayar tarafından yaratılan ve evrenin bütün bilgilerine sahip olan bir kıza dönüştürdüm. Ama o bir şizofren, çünkü beynini kemiren bu bilgilerin kaynağını bilmiyor. Ayrıca ona Aurora demeye karar verdik. Marie çok barizdi. Toorop’un geçmişini de değiştirdim. Dantec’in romanında, daha 17 yaşındayken Kosova’daki savaşa gitmek için askere yazılıyordu. Onu bir çocuk asker haline getirdim. 30 yıldır devam eden bütün savaşların bir kurbanı… Ayrıca kitapta, beyazperdede inandırıcı olmayan bazı şeyler var. Montreal’e gidip altı ay boyunca saklanmaları gibi. Bu hiç mantıklı değil. Mantıken varacakları yere – filmde New York’a – vardıklarında Toorop’un kızı teslim etmesi gerekiyor. O yüzden altı ayı, filmde üç dakikaya sıkıştırdık.   - “Babylon A.D.” neyi ifade ediyor? - Babylon A.D., asıl günah şehri Babil’e atıfta bulunuyor. Ayrıca harika bir logo yaratmamı da sağladı: B.A.D.! Birleşik Devletler’de “Babylon Babies” ismi, insanların bebeklerden çok genç ve güzel kadınları düşünmesine neden olabilirdi. Ve isimde “bebekler” kelimesinin olması benim için bir sorundu. Aurora’nın taşıdığı şeyi çok fazla belli ediyordu. - Dantec, yaptığınız değişikliklere nasıl tepki verdi? - Son derece açık fikirliydi. “Eserimi al ve nasıl istiyorsan öyle yap. Hakları sana devretmeyi kabul ettim, çünkü bakış açını ve filmlerini seviyorum. Sana sonuna kadar güveniyorum”, dedi. Kitaptaki fikirlere, konuya ve hikayeye saygı duyduğumu gördü ve yazar Eric Besnard ile birlikte yaptığımız değişiklikler fazlasıyla ilgisini çekti. Fikrini değiştirip değiştirmediğini görmek için filmin son halini izlemesini bekliyorum.   - İlk üç filminiz orijinal fikirlerdi. Son üç filminizden ikisi ise uyarlama. Bu, farklı bir yaklaşım mı gerektiriyor? - Aslında bunun üzerinde hiç düşünmedim. İlk filmim “Café au lait”te o dönemki yaşamımdan ve Spike Lee’nin filmi “She’s Gotta Have It”ten esinlenmiştim. İkinci filmim “Hate”te Scorsese’den esinlenmiştim. Yaptığım her şeyde, gördüklerimden esinleniyorum. Filmin test edilmesi senaryo aşamasında değil, son halinde olur. Stephen King’i okuyunca bütün kitaplarını filme uyarlamak istiyorum! “Crimson Rivers”ın yazarı Jean-Christophe Grangé’ın, beyazperde için tasarlayamayacağım hikayeleri anlatma konusunda harika bir yeteneği var. Bir romandan esinlenmek konusunda bir sorunum yok. Uyarlama yapmaya başlar başlamaz, benim işim haline geliyorlar. Bir kitabı okurken – on sayfa sonra bırakmadıysam – bu, genelde uyarlamak istediğim bir hikaye haline geliyor. - Kitabı okumanızla filmi çekmeniz arasında beş yıl var. Finansman sağlamak zor muydu? - Evet, çok zordu. Amerikalılar sıkı pazarlık ediyorlar. Başlangıçta ilk üç filmimin yapımcısı olan Christophe Rossignon’la çalışıyordum. Eric Besnard ve ben 90 milyon dolarlık bir senaryo yazmıştık. Christophe bana “Mathieu, böyle bir şeyin parçası olamam, çünkü bu işe inanmıyorum.”, dedi. Bu yüzden yollarımız ayrıldı ve ben “Gothika”yı çekmek için Birleşik Devletler’e geldim. “Babylon A.D.”yi yapmak için Amerikalı bir yıldıza ihtiyacım olduğunu ve Amerika’da gişede başarı sağlayacak bir film yapmam gerektiğini fark ettim. Matrix’in yapımcısı Joel Silver bana, En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazanmış olan Halle Berry’nin, Penelope Cruz ve Robert Downey Jr’ın oynadığı “Gothika”yı çekmemi teklif etti. O film iyi iş yaptı ve “Babylon A.D.”yi, senaryosunu alıp Hollywood’da bir stüdyoya satmak zorunda kalmadan yapmama olanak sağladı. Amerikalıların sadece satın almacı olarak gelmeleri için Avrupalı bir yapımcıya ihtiyacım vardı. Hedefimiz bunu 30’u Avrupa’dan, 30’u da Birleşik Devletler’den gelen toplam 60 milyon dolarlık bütçeyle yapmaktı. - Bu konu Hollywood’u korkuttu mu? - Hayır, çünkü konu harikulade görseller, aksiyon sahneleri ve hepsini bir arada tutan hikayenin arkasına gizlenmişti. Amerikalılar tarafından din sorunu ortaya atıldı, çünkü hepimiz birkaç konudan kaçınmak istiyorduk. Bu film için aldığım referanslardan biri “Blade Runner”dı. Tarzını değil, içeriğini aldım. “Blade Runner”ı izlediğinizde bir bilimkurgu-aksiyon filmi izlediğinizi düşünürsünüz, ama aslında Tanrı’dan, bu dünya üzerindeki varlığımızdan ve yaradılıştan bahseder… Spielberg aynı şeyi “E.T.” ile yaptı ve o film de ırkçılık üzerineydi. Kendime şöyle dedim, “Aksiyon türünde bir film yapmak istiyorum, bir erkek filmi... İçinde yaşadığımız toplumdan bahseden bir şey.” Din konusu üzerine fazla gitmek istemedim, bu yüzden de aksiyona ağırlık vermem gerekiyordu. Bağnazları bir tarikata dönüştürdük. Yüzeyin altındakileri görmek eleştirmenlere ve seyircilere kalmış. - Toorop’u oynayacak kişiyi nasıl seçtiniz? - Kimi istediğimi biliyordum. Vin Diesel. Ve o, stüdyonun ilk tercihi değildi. Rolü alması için çok uğraştım. Birkaç fotoğrafını görmüş ve pek çok kişiliği olan iyi bir oyuncu olduğunu düşünmüştüm. Ne de olsa patlamasını sağlayan “Saving Private Ryan” rolünü ona Spielberg vermişti. Sonra “Boiler Room”da bir tüccarı canlandırdığını gördüm. Aynı zamanda o, Amerikan filmlerinde 60 yaşın altında olan son kaslı kahramandı. Onu “sert adam” yönü nedeniyle de istiyordum. Bu adam filmin sonunda, 22. yüzyılda iki çocuk babası bir adam oluyor. - Mélanie Thiery’ye rol verme fikri nereden geldi? - Mélanie’yi model olarak tanıyordum. Onunla “Le vieux juif blond” oyununda tanıştım. Burada bir buçuk saat içerisinde iki farklı karakteri canlandırıyordu. Çok iyiydi ve “İşte Aurora’m!”, diye düşündüm. Saflığı ifade eden bir kadına ihtiyacım vardı. Mélanie’nin bilgisayar tarafından yaratıldığına inanmak kolaydı: mükemmel bir yüzü, harika gözleri var ve bu dünyadan değil gibi görünüyor. Çok da iyi bir oyuncu. Evde küçük bir video kamerayla bazı testler yaptım. Çok dokunaklı olduğu için ağladım ve bu da Aurora rolü için uygun olduğunu kanıtladı. Ayrıca filmde Fransız öğesi olması benim için önemliydi. Başta Amerikalılar bunu kabul etmedi. Aurora rolü için tanınmayan birisine ihtiyacımız olduğunu anladıklarında, “Tamam, neden olmasın?” dediler. Geriye kalan tek sorun, Fransız aksanıydı. Mélanie aksanları çalışmak zorunda kaldı, çünkü birkaç aksanı karıştırmasını istedim. Böylece nereden geldiğini anlayamayacaktınız ve bu da karakterin evrenselliğini destekleyecekti. Orada kaldı ve onlar da sonunda merhamet gösterdiler. - Beyazperdedeki koruyucusu olarak Michelle Yeoh’u seçtiniz… - Mélanie’nin beyaz saflığının yanında bir de Asyalı güzelliğe ihtiyacım olduğunu biliyordum. Ve Michelle, dünyanın en güzel kadını! Film tarihinin bir parçası. Başlangıçta bu karakteri tombul, sivri dilli bir rahibe olarak yazmıştım, ama yapmak istediğim film, içinde dövüşen bir rahibeyi barındıran bir aksiyon filmiydi. Genç oyuncuların arasında bunu yapabilecek olan birkaç kişi var. Gerçek oyuncuların arasında ise sadece bir tane var. Michelle, Jackie Chan ile çalışmıştı ve onun sette olması beni çok heyecanlandırmıştı. Onun varlığı, bu üçlüye daha fazla dövüş ruhu aşılamama ve Mélanie’yi de aksiyona dahil etmeme olanak sağladı. Mélanie evet dedikten sonra, uluslararası çapta Fransız oyuncuları kabul ettirmek daha kolay oldu. Gérard Depardieu’nun Gorsky’yi canlandırması fikri herkesi eğlendirdi ve ona yaklaşmak istedim. Bu harika bir fırsattı, çünkü filmin kötü karakterini oynaması için bir ikona ihtiyacım vardı. Depardieu bunu fazlasıyla halletti. Ondan sonra “Matrix”teki kötü adamı, Lambert Wilson’u düşündüm. “Matrix”ten önce onu Fransız sinemasının playboy’u olarak görüyordum ve ona bu rolü asla teklif etmezdim. Marc Caro’nun filminde oynadığını öğrendiğimde, aradığım kişinin o olduğunu anladım. 80’li yıllardaki süper kahraman duruşunu ortaya çıkarmak, gülünç olmadan  olağanüstü olmasını sağlamak için, karakter üzerinde çok çalıştık. Karakteri, bir fantezi çizgi romanından fırlamış gibi. Aslında bu filmde, 1980’lerden kalma bir Fransız çizgi romanı olan Métal Hurlant’ı referans aldım. Bana göre “Babylon A.D.”, Métal Hurlant’ın özünü yakalıyor. - Oyuncular arasında Charlotte Rampling de var… - Karşılaştığı erkeklerde ve kadınlarda fantezileri ve öfkeyi tetikleyen, karizmatik bir simge olan bir kötü kadına ihtiyacım vardı. Gözünde, çocuğunuzu yanında bırakmadan önce iki kez düşünmenizi sağlayacak bir pırıltı olan ve yine de Night Porter gibi giyinebilecek bir oyuncuya ihtiyacım vardı. Bu da beni doğruca Charlotte Rampling’e götürdü. - Set ortamı nasıldı? - Çekimler çok zordu. Aralık 2006’da başlayıp Nisan 2007’ye kadar sürdü. Evet, sette sorunlar yaşadık. Böyle bir filmi sorun yaşamadan yapmak imkansızdır. “Babylon A.D.”yi ter ve gözyaşı dökmeden yapmak isteseydik 150 milyon dolarlık bütçemiz olması gerekirdi. Bu olmadığı için mücadele etmek zorunda kaldık. Ve bu, sağlam bir mücadeleydi. Bir gerilla filmiydi! Kolay olmadı, ama zaten hiç kolay film yapmadım. Ve kar yağmaması gibi sorunlarınız varsa, başınız büyük belada demektir! Bu da setteki sorunlar hakkında Fransa’ya kadar giden söylentileri açıklıyor. - Vin Diesel ile çalışmak nasıldı? - Vin Diesel’la aramızda yöntemlerimiz, hikaye ve karakteri konusunda, bazı ayarlamalar yapmamız gerekti… Ama bunlar, hemen hemen bütün oyuncularla çalışırken karşılaştığını türde sorunlardır. Ne kadar hazırlık yaparsanız yapın, sete gidip günde 15-16 saat çalıştığınızda hiçbir şey aynı olmaz. Olaylara farklı yaklaşırsınız ve bu da anlaşmazlıklara neden olur. Birlikte çalışmaya başladığınız insanlar vardır ve birkaç hafta sonra “Tanrım, bu iş yürümüyor”, dersiniz. Bu yüzden başka birilerini bulursunuz. Bir oyuncuyu setten kovamazsınız. Onlarla aranızdaki sevgi-nefret ilişkisi böyle başlar. İşin içinde sevgi olması lazım, çünkü Vin kameraya çok şey verdi. Bence oyuncu olarak en iyi performansıydı. Öte yandan, o Amerikalı bir yıldız ve kendisine bu şekilde davranılmasına alışkın. Ben, insanlara insan gibi davranırım.   - “Babylon Babies”, bir sanatçı ve sıradan bir vatandaş olarak ortaya attığınız birkaç soruyla ilgileniyor. Kendinizi “siyasi filmler yapan bir sinemacı” olarak mı görüyorsunuz? - Ne yaparsam yapayım, bunun hep siyasi bir boyutu olacaktır. Çünkü iyi filmlerin temeli budur. Filme gücünü veren, konunun önemidir. İnsanları, güçlü hikayelerle etkilemeye çalışıyorum. - Filmi kızlarınıza adamışsınız… - Bu film üzerinde altı yıl önce çalışmaya başladım. Büyük kızım altı yaşında. İkinci kızım daha yeni doğdu. Çekimler sırasında eşim hamileydi ve bu film, çocuklarla ve onları yetiştirmekle ilgili. Toorop’un filmin sonunda söylediği gibi, “Çocukları teker teker kurtararak, dünyayı kurtaralım.” - Geleceğin nasıl görüneceğini hayal etmek kolay mı? - Bir bilimkurgu değil, geleceği anlatan bir film yapma fikri vardı. Pilotsuz uçaklar ve görüntüyü yayımlayan elektro manyetik kağıtlar, sadece prototip halinde olsa da var. Kendinize, uçan arabalar olmadan, on yıl sonrasının elektrikli Smart’ıyla geleceği nasıl ifade edeceğinizi sormanız gerekiyor.    - Kısa filmler çeken genç bir yönetmenken, böyle bir filmin başında olacağınız aklınıza gelir miydi? - Kısa filmler çeken genç bir yönetmenken gelmezdi. Sorunum, ilk uzun metrajlı filmimi yapmaktı. İlkini çektikten sonra sorununuz, ikinci uzun metrajlı filminizi yapmaktır. Ama on yıl önceki düşüncelerime bağlı kalmayı başardığım için memnunum. Tanımlanan sınırların dışında olmak, farklı konulara değinmeme olanak sağlıyor ve bana daha fazla özgürlük tanıyor. Geleneksel Fransız sinemasında boğulurdum. Ama her şeyden öte, çalıştığım için mutluyum! - “Babylon A.D.”den memnun musunuz? - Bundan memnunum. Bunun bir gerilla filmi olduğunun altını çiziyorum. Bir mücadele. Çekimlerdeki enerjinin beyazperdeye de yansıdığını görüyorum. Bunu Dantec’e göstereceğim. Senaryoyu beğenmiş olsa da, nasıl tepki vereceğini bilmiyorum. Ama kitabın hayranlarının vereceği tepkiler konusunda da endişeliyim. Bunun basit bir uyarlama olmadığını, değişiklikler yaptığımızı anlamaları gerekiyor… Öte yandan bence film, seyircileri kitapla tanıştıracak. Sonra orijinal versiyona, Dantec’in ne anlattığına bakabilirler. Kitabı nasıl anladıysam, “Babylon A.D.” öyle. Aynı ruhu paylaşan iki versiyon.
‘120’ Yeniden Sinemalarda...
26.08.2008

‘120’ Yeniden Sinemalarda...

15 Şubat 2008’de gösterime giren ve 1 milyondan fazla seyirci tarafından izlenerek “2008 yılının en çok izlenen ikinci filmi” olan “120”, 30 Ağustos Zafer Haftası nedeniyle, 29 Ağustos 2008 Cuma günü Türkiye genelinde yeniden gösterime giriyor. Kafkas Cephesi’nde önemli gelişmelerin yaşanmakta olduğu bugünlerde, hüzünlü bir Kafkas Cephesi destanını anlatan “120” filmi, 1914 yılı 1. Dünya Harbi’nde Ruslar’ın Erzurum istikametinde taarruza geçmesi sonucunda; cephanesi biten bir jandarma tümenine, sırtlarında cephane yetiştirmeye çabalayan Vanlı çocukları konu alıyor. Yaşları 12 – 17 arasındaki 120 kahraman gencin yaşadığı gerçek ölüm – kalım savaşını beyaz perdeye yansıtan filmin öncelikli amacı, özellikle gençlere tarihimizde yaşanan gerçek bir kahramanlık destanını aktararak sahip oldukları tarih bilincini arttırmak ve tarihimizi öğrenme arzularını teşvik etmek.   Hikayesi 3 farklı mevsimde geçen “120” filminin çekimleri, Van ve Safranbolu’nun dağları da dahil olmak üzere aralıklarla 4 ay sürdü, filmin bütün aşamalarında 250 kişilik bir ekip çalıştı. Yaklaşık 3 milyon dolar bütçeli filmde 100’lerce öğrenci, 2000’e yakın figüran ve develer başta olmak üzere birçok taşıma hayvanı rol aldı. “Sarıkamış Harbi Günlerinde, karlara yazılmış gerçek bir destan”ı anlatan “120”nin yapımcılığı, müzikleri ve senaryosu Özhan EREN’e, yönetmenliği Murat SARAÇOĞLU ile yine Özhan EREN’e ait. Filmin oyuncu kadrosunu ise Özge ÖZBERK, Burak SERGEN, Cansel ELÇİN, Emin OLCAY, Demir KARAHAN ve Ahmet UZ oluşturuyor. 29 Ağustos 2008 Cuma günü Türkiye genelinde yeniden gösterime girecek olan filmin süresi 115 dakika… “120” Türkiye’nin yanı sıra; Almanya, Avusturya, Belçika, Hollanda, İsviçre ve Avustralya’da da izlendi ve büyük beğeni topladı.
Muro’nun Filmi Geliyor!
20.08.2008

Muro’nun Filmi Geliyor!

Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde devrimci jargonu ve yardımcısı Çeto’yla girdiği tartışmalarla tanınan ve “Nalet olsun içimdeki insan sevgisine” repliğini dilimize pelesenk eden Muro’nun maceraları beyazperdeye taşınıyor. Yapımcılığını Pana Film’in, yönetmenliğini Zübeyr Şaşmaz’ın üstlendiği, senaryosunu Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener ve Cüneyt Aysan’ın yazdığı “Muro – Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine” sinema filminin çekimleri 18 Ağustos’ta başladı. 5 Aralık 2008’te vizyona girecek olan “Muro – Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine” filmi bir yandan içimizdeki insan sevgisini ortaya çıkarırken, bir yandan da izleyenleri bol bol güldürecek. Filmde Mustafa Üstündağ, Şefik Onatoğlu ve Eray Türk’ün yanı sıra, Fırat Tanış, Evrim Alasya, Bülent Şakrak da rol alıyor. Ayrıca Üstündağ ve Onatoğlu’na iki Rus güzel Nataliya Bondarenko ve Daria Litvinova eşlik ediyor. Filmin sürprizlerinden biri ise Mazhar Alanson. Filmin konusu: Cezaevinden çıkan Muro ile Çeto, devrimi köyden başlatmak üzere memleketlerine dönerler. İlk planları evlenip yuva kurmak, örnek birer devrimci olmaktır. Oysa köyde onları bir sürpriz beklemektedir. Muhtar, Muro ile Çeto’yu hapisteyken iki Rus kadınla evlendirmiştir. Muro ile Çeto’nun devrim ütopyasını gerçekleştirmeleri için; kadınları bulup boşanmaları gerekmektedir. Bunun için İstanbul’a dönen Muro ile Çeto’nun başına gelmeyen kalmaz. Çözümlemesini asla yapamayacakları bir örgütle karşı karşıya kalırlar…
Harry Potter ve Melez Prens 2009’da
19.08.2008

Harry Potter ve Melez Prens 2009’da

Warner Bros. Pictures, “Harry Potter and the Half-Blood Prince/ Harry Potter ve Melez Prens”in gösterimini 2009 yazına ertelediğini açıkladı. Gişe rekortmeni Harry Potter serisinin altıncı filmi olan yapım ABD sinemalarında ve birçok ülkede 17 Temmuz 2009 günü aynı anda gösterime girecek. Açıklamayı Warner Bros.’un Başkanı ve Operasyon Şefi Alan Horn yaptı. Yaptığı açıklamada Horn şunları kaydetti: “‘Melez Prens’i gelecek yaza ertelememizin iki gerekçesi var: Serinin ilk filmden sonraki en yüksek gişe hasılatı yapan filmi olan bir önceki Harry Potter filmimizin başarısıyla da kanıtlanmış olduğu üzere, yaz sezonu, aile filmi kategorisindeki yapımlar için ideal bir dönem. Buna ek olarak, her stüdyo gibi biz de hâlâ yazar grevinin uzantılarını hissediyoruz. Bu grev öteki filmlerin hazır oluş tarihlerini etkilediği için 2009 yılının tüm rekabet haritasını da yeniden şekillendirdi. Söz konusu durum bize yeni fırsatların kapısını açtı ve biz bunlardan yararlanmak istiyoruz. En iyi stratejinin ‘Melez Prens’i Temmuz’a ertelemek olduğu konusunda görüş birliğine vardık çünkü bu sayede filmimiz yaz ortasında geniş kitlelere hitap eden bir film konusundaki boşluğu mükemmel dolduracak”. Hem “Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı” ve “Harry Potter ve Melez Prens”i yönetmiş olan hem de “Harry Potter ve Ölüm Yadigarları”nı yönetecek olan David Yates ise yapım hakkındaki görüşlerini şöyle dile getiriyor: “‘Harry Potter ve Melez Prens’te görev almak bir zevkti. Gerek Dan, Rupert ve Emma gerekse kadroda yeniden rol alan diğer genç oyuncular serpilmeye devam ederken, kadroya yeni katılan oyuncularımız da Hogwarts’a yeni renkler ve taze soluk getirdiler. Daha son filmin rötuşlarını yaparken serinin son iki filminin hazırlıklarına başladık. Çekimlere Şubat’ta başlıyoruz. Bu müthiş seriyi hayranlarının hak ettiği heyecan verici ve sarsıcı sona taşıyacak olduğum için heyecanlıyım”.
‘Anakin'in Planı’ Sahnesi
15.08.2008

‘Anakin'in Planı’ Sahnesi

Daha anlatacak çok Star Wars hikayesi olduğunu farkeden yapımcı George Lucas, bunların bir kısmını animasyon türünde anlatmayı uygun görmüş ve “Star Wars: Klon Savaşları” projesini hayata geçirmiş. Bu hafta vizyona giren “Star Wars: Klon Savaşları”, “Yıldız Savaşları” efsanesine baş döndürücü yeni bir görünüm kazandırıyor. Star Wars hayranlarına farklı bir deneyim yaşatacak olan  “Star Wars: Klon Savaşları” filminin "Anakin'in Planı" adlı sahnesini Sinemalar.com’da izleyebilirsiniz. Filmin yapım hikayesini okumak için tıklayın!
Arog’un Rakibi ‘Şeytanın Pabucu'
15.08.2008

Arog’un Rakibi ‘Şeytanın Pabucu'

Mia Film, efektleri, senaryosu ve kurgusuyla Türk Sinema tarihine “en ilginç ve en korkunç”  film olarak geçen ‘Musallat’ın ardından, yine ses getirecek ve gündem yaratacak bir komediye imza atıyor: “Şeytanın Pabucu”. Başrollerini Fatih Ürek, Aysun Kayacı, Barış Falay ve Yılmaz Gruda’nın paylaştığı film, Cem Yılmaz’ın “Arog” filmiyle aynı gün, 5 Aralık’ta vizyona girecek. Yapımcılığını Mia Film/Banu Akdeniz’in üstlendiği ‘Şeytanın Pabucu’nun yönetmenleri ise yine başarılı yapımlara imza atmış iki isim; Turgut Yasalar ve Hilal Bakkaloğlu. Senaryoyu ise Yasalar, Bakkaloğlu ve Aslı Doğan birlikte kaleme aldı. İzleyenleri kahkaha tufanına sürükleyecek senaryosu, kurgusu ve güçlü oyuncu kadrosuyla ‘Şeytanın Pabucu’nun “yılın komedisi” olacağına inandıklarını belirten Yapımcı Banu Akdeniz, “Arog’la aynı gün vizyona girme cesaretini nasıl gösteriyorsunuz’ diye soranlara, ‘Projemize o kadar çok güveniyoruz ki, rakip tanımıyoruz, diye cevap veriyorum. Filme inanmak çok önemli… Senaryosu, oyuncu kadrosu, müzikleri, prodüksiyonu her şeyiyle dört dörtlük bir komedi filmi çekiyoruz. Sinemaseverler, kılıktan kılığa giren, “Hacı Abla”yken komşunun seksi sarışın kızı Aysel’e (Aysun Kayacı) kur yapan Burhan’a (Fatih Ürek)  bayılacak… “Şeytanın Pabucu”, Türk halkının ailece izleyecekleri, hatta bir kez değil eğlenmek için defalarca seyredecekleri bir komedi klasiği olacak” dedi.
‘Sonbahar’ Montreal Yolcusu…
12.08.2008

‘Sonbahar’ Montreal Yolcusu…

Özcan Alper’in ilk uzun metraj filmi “Sonbahar” dünyanın en önemli ve prestijli festivallerinden biri olan Montreal Film Festivali’ne katılıyor. Film bu yıl 32.si düzenlenecek olan festivalin, ‘Dünya Sineması’na Bakış’ bölümünde gösterilecek. 21 Ağustos -1 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek festivalin ‘Dünya Sineması’na Bakış’ bölümü, dünyanın dört bir yanından filmleri bir araya getirerek kültürel çeşitlilik ve ülkeler arası diyalog sağlamayı amaçlıyor. Özcan Alper’ in yazıp yönettiği, yapımcılığını Serkan Acar’ın üstlendiği “Sonbahar”, yine Ağustos ayı içerisinde düzenlenen Locarno ve Saraybosna film festivallerinin yarışma bölümlerinde yer alıyor. Başrollerinde Onur Saylak ve Megi Koboladze’nin yer aldığı film; ölüm oruçları ertesinde, adli tıp raporu ile tahliye olan Yusuf’un on yıl sonra memleketine dönmesi sonrasında gelişen olayları anlatıyor.
‘Mistik Olay’ Hangimiziz?
08.08.2008

‘Mistik Olay’ Hangimiziz?

 “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanlığın sadece dört yıl ömrü kalır” (Albert Einstein) İlginç değil mi? Yazıya geçmeden önce bunu bir düşünmenizi istiyorum. Senarist ve yönetmenliğini, M. Night Shyamalan’ ın üstlendiği, başrollerini Mark WAHLBERG, Emmy Ödüllü John LEGUIZAMO ve Zooey DESCHANEL’ın paylaştığı The Happening (Mistik Olay), son yıllarda çekilen, doğadaki işleyişin hızla sekteye uğradığı ve bunun sonucu oluşacak tehlikelere dikkat çekmeye çalışan son filmlerden. M. Night Shyamalan, bir açıklama ile New York’a yaptığı bir araba yolculuğu sırasında yolun sağında ve solunda gördüğü ağaçların, bir anda aklında oluşan “Bir gün doğa bize karşı olursa başımıza ne gelir?” sorusunun bu filmi çekmesindeki etken olduğunu belirtmişti. Film, başlamasıyla birlikte Shyamalan’ın sorusuna cevap olacak garip olaylar içerisine atıyor seyirciyi. New York’taki bir parkta, tüm insanların ilk önce konuşurken saçmalamaya başlaması arkasından hareketsiz kalması ve son olarak kendini bir şekilde öldürmesi sahneleri peş peşe geliyor. Bunlardan en etkilisi bir şantiyenin çatısından kendilerini boşluğa bırakan inşaat işçilerinin görüntüsü. Merak dolu gözlerle, Neler Oluyor? sorusunu sordurarak amacına da ulaşıyor zaten. Filmin ilk sahnesi, mistik olay sahnesi olsa da olup biteni anlama evresi bir sınıfın içinde Albert Einstein ‘ın yukarıdaki sözü üzerine öğrenciler arasında yapılan tartışma ile geçiyor. Shyamalan bir doğa olayı ile karşı karşıya olunduğunun hissedilmesini ve merakın zirve yapmasını amaçlamış. Bir yandan da ipuçlarını ilk sahneden vermeye başlayarak rüzgârla birlikte sallanan ağaçların görüntüsüne yer vermiş. Arıları bir kenara koymadan önce, kısa bir süre evvel gösterime giren bir animasyon olan “Arı Filmi” nin hakkını teslim etmek gerek. Albert Einstein’ın sözünün belgesi niteliğinde olan bu animasyon, arıların insanoğlu üzerindeki önemini gözler önüne sermişti. Mistik Olay filminin ilk dakikalarında akla gelen ilk unsur bu animasyondu diyebilirim. Tüm bunlara ek olarak günümüzde var olan bir “Küresel Isınma” gerçeği ve henüz tam sonucu bilinmemesine rağmen ortaya atılan kıyamet teorilerine bir cevapta vermek istiyor Mistik Olay.  “Doğanın bir gidişatıdır, hiçbir zaman anlayamayacağız” tezi savunuluyor film boyunca ve bu tezlerinin doğrulunu verdiği birkaç garip doğa olayı ve aniden kesilmesi ile desteklemek istiyor. Bir amacı da, filme ani bir son veya devam filmlerine yatırım olarak nitelendirilebilir. Sonrasında şehirden kaçışlar başlıyor fakat diğer şehirlerden de mistik olay haberleri gelince ne olup ne bittiğini öğrenmenin vakti geliyor. Bu sırada filme giren bir bitki yetiştiricisinin “Tütün bitkisi, tırtıllar tarafından saldırıya uğradığında sadece tırtılları öldürecek kimyasal salgılarlar” sözleri son ipucu oluyor. Sonuç olarak filmin, bitkilerin insanları tehdit olarak görmeye başlaması ve sadece insanların kendi kendilerini öldürmeye itecek özel kimyasal salgılaması ile oluşabilecek faciayı anlatması gibi hedefi var.   M. Night Shyamalan’ı senaristlik konusunda tebrik etmek gerek ölçü bu film olunca. Sonuçta testlerle kanıtlanmış bitkilerin bir kimyasal gerçeği var. Ayrıca insan sesine verdikleri tepkiyi de unutmamış ve onun da testlerle kanıtlandığını belirtmiş. Ancak konu bu kadar sağlam yakalanmışken birkaç sahne dışında film o kadar sürükleyici değil. Mistik olay ile başrollerin karşılaşma sahnesi çok yapmacık ve üzerinde pek uğraşılmadığı çok açık. Konunun bu kadar etkileyici olmasının ve bu noktaya kadar sürekli bir patlama ortamına hazırlatılmış seyirci beklentilerinin de filmin konusu kadar etkileyici olması ikinci plana atılmış gibi. Müzik seçimleri inanılmaz kötü. En önemli sahnelerde bile arka fonda uyutmaya çalışan bir tıngırtı söz konusu. Oyunculardan Zooey DESCHANEL senaryodaki konumu itibariyle elinden geleni yapmasına rağmen çok silik kalmış, gözleri filme yaptığı en büyük katkı diyebilirim. Mark WAHLBERG’ e gelince, bu tarz bir filme gidecek bir yüz olduğunu düşünmüyorum. Çok tutuk bir hali var film süresince. Durum böyle olunca, elinde bir savaş gemisi olan yönetmenin bunu havuzda kullanmaya çalışması gibi bir durum çıkıyor ortaya benim gözümde. Filmin bir de açık kapısı var. Amerika’nın kuzeydoğusunda ansızın başlayıp ansızın biten mistik olay (temelleri atıldığı gibi) Fransa’ da meydana geliyor 3 ay sonra. Devam filminde, Shyamalan’ın savaş gemisini denize indirmesini bekliyorum kendisinden. Birkaç benzetme ile filmin teknik olarak kısa bir özetini yapmak istiyorum. Karanlıkta merdiven çıkan bir insanın son basamakta olmasına rağmen bir basamak daha olduğunu zannedip düştüğü durum veya birinin şaka yapmak amacıyla tokat atmak için elini kaldırdığında gözlerin kapatılıp kasılmak fakat beklenen tokadın yerine bir gülme sesinin gelmesi sonrası düştüğü duruma düşürüyor Mistik Olay seyircisini. Fakat güzel bir mesaj verdiği de çok açık. Bitkilerin bize yaptığı mı Mistik Olay? Yoksa bizim yaptıklarımız bitkiler için mi Mistik Olay? PremierGrup
AROG ve Üç Maymun İddialı Geliyor!
07.08.2008

AROG ve Üç Maymun İddialı Geliyor!

2008 yazı, sinema sektörü için beklenenden daha canlı bir sezon oldu. Bu hareketlilikte, son “Batman” macerası “Kara Şövalye”nin rolü büyük elbette. 29 yaşında hayata veda eden genç aktör Heath Ledger’ın, ‘Joker’ rolündeki hayranlık uyandıran performansı dilden dile dolaşınca, sinema salonları da doldu taştı nihayetinde. Böylelikle ‘iyi filmin her zaman iş yapacağı’ düşüncesi bir kez daha kanıtlanmış oldu. Sektördeki bu canlılık, diliyoruz ki yeni sezonda da devam edecek. Gösterime girmeyi bekleyen, yerlisi yabancısıyla, onlarca film var sırada. Ancak bu liste içinde özellikle iki Türk filmi göze çarpıyor: Cem Yılmaz’ın vizyon tarihinden bir yıl önce tanıtımlarına başlanan yeni bombası “A.R.O.G.” ve yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’a Cannes’da “Altın Palmiye” ödülü kazandıran “Üç Maymun”. Cem Yılmaz, Taş Devri’nden Bildiriyor! Biri Cem Yılmaz’a dur demezse, bu adam bizi gülmekten öldürecek! Sadece filmlerde canlandırdığı rollerde değil, öylesine bir soru için kendisine mikrofon uzatan muhabirlere cevap verirken bile “fazlasıyla komik” olmayı başaran Cem Yılmaz’ın merakla beklenen yeni bombası “A.R.O.G.”, Aralık ayında patlayacak. Ocak ayında yayınlanan üç dakikalık tanıtım klibinin, internette üç günde 1.5 milyon kişi tarafından izlenmesiyle bir anda gündeme gelen “A.R.O.G.”, 2004 yılında vizyona giren ve izleyici rekorları kıran “G.O.R.A.”nın devamı niteliğinde. Filmde, “G.O.R.A.”da tanıştığımız Arif karakterinin Taş Devri’ndeki maceralarını izleyeceğiz. Senaryosunu Cem Yılmaz’ın yazdığı, Ali Taner Baltacı ve Cem Yılmaz’ın yönetmenliğini üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda Yılmaz’ın yanı sıra, Ozan Güven, Özkan Uğur, Nil Karaibrahimgil, Zafer Algöz, Özge Özberk ve Hasan Kaçan gibi ünlü isimler de yer alıyor. ‘Evrensel bir film’ yaptıklarının altını çizen Cem Yılmaz, filmin düzgün bir dublajla yabancı dillerde seslendirilmesi halinde, Avrupa seyircisinin de filmden çok keyif alacağına inandığını ifade ediyor. 8.5 milyon dolarlık bütçesiyle Türkiye’nin en pahalı filmi ünvanına sahip olan "A.R.O.G", Aralık ayında Türkiye ve yurtdışında yaklaşık 450 kopya ile vizyona girecek. Bu da demek oluyor ki, 2009’a girerken “A.R.O.G”dan konuşuyor olacağız. Cem Yılmaz’ın Taş Devri’ndeki maceralarını dilimize dolayacağız uzunca bir süre. “A.R.O.G”dan İlginç Notlar: •    Filmde yer alan maymunları Arjantin'den gelen özel bir ekip  canlandırdı. Gerçeğe çok yakın kostümlerle çekilen maymunların görüntüleri üzerinde daha sonra bilgisayarda anime teknolojisiyle oynamalar yapıldı. •    Filmde herkesin ten rengi birbirine benzesin diye rol alan oyunculardan bazıları, birkaç seans solaryuma sokuldu. •    Film setinin içinde, oyuncuların, tıpkı eski çağlardaki gibi vücutlarını kirletmeleri için “kirletme bölümleri” kuruldu. “Üç Maymun”u Oynamaya Hazır mısınız? Aldığı ödüllerle, Türk Sineması’nın yurtdışındaki prestijini artıran başarılı yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Üç Maymun” 24 Ekim 2008’de gösterime girecek.
Taştan “Mumya” Olur Mu?
06.08.2008

Taştan “Mumya” Olur Mu?

Arkeologlar 1974 yılında Li dağının eteklerinde bir köylünün bulduğu kilden asker üzerine tarihin en büyük keşiflerinden birini yaptılar. Toprağın demir barındıran yapısından dolayı buldukları on binlerce askerden oluşan orduya içinde demir bulunan kırmızımsı toprak demek olan “Terra Cotta” ordusu adını verdiler. Mumya serisinin son filmi ise bu kilden askerlerin ve taştan bir mumyanın etrafında oluşturulmuş. Esasında mumya denildiği zaman birçoğumuzun aklına Mısır mezarlarında yatan özel bezlere sarılmış zombiden bozma yaratıklar gelir. Fakat bu film bu bakış açısını bir nebze olsun değiştirmeye çalışıyor. Yine de standart mumya figürüne alışmış olanların film boyunca zorlanacaklarını ve serinin iki filminden farklı bir hikayeye hazırlıklı olmalarını söylemekte fayda var. Çünkü hikayemiz bu sefer Çin’de geçiyor ve bu sefer mumyamız Terra Cotta adı verilen bu killi toprakla kaplanmış durumda. Mumya serisinin her filminde olduğu gibi bu filmde de eğlendirmek elzem bir unsur olarak kendisini gösteriyor. Pek tabii Mumya filminin hikâye ve karakter ağı diğer iki filmde olduğu gibi örülmüş. Temel olarak bir mumyamız var, onun canlanmasından menfaati olan ve de olmayan iki grup var. Mumyanın canlanmaması için onun başında nöbetçi olan birileri var. En sonunda da esas karakterlerimiz huzura teşrif ediyor. Her üç filmde de görüp görebileceğiniz bütün konu bu olguların üstüne kurulmuştur. Oyunculuk açısından Brandon Frasier bu tip filmlerin aranılan adamı olduğunu göstermiş durumda. Fakat gözlerimiz Rachel Weisz’i çok aradı. Zira Maria Bello Evelyn’in o meraklılığını ve heyecanını istenilen düzeyde sergileyememiş. İlk iki filmde ki karakterden daha aristokrat daha soğuk bir evelyn figürü izledik. Bir söz de Luke Ford için söylemek lazım. Oyuncunun bir şeyler bekler gibi bir hali var. Sinema tabiriyle role girmeyi başaramamış. 20 dakika farkla iki sahne arasında çok keskin değişiklikler var. İkinci filmden sonra geçen 10 yılda ne olduğunu bilemiyoruz; Fakat ikinci filmde ki küçük O’Connell kadar dahi kararlı bir karakter çizememiş. Filme girerken işte evet Jet Li var beklentisiyle girmemek lazım. Çünkü standart dövüş tekniklerinden, kungfu ya has beklentilerden ve kendisine has aksiyondan eser olmadığı gibi, filmin büyük bir kısmında da, kendisini modellenmiş bir taş mumya olarak seyrediyoruz. Bu filmde bahsedilen efsanenin nereden duyulduğunu çok merak ettim. Zira efsaneler çoğunlukla belirli bir zaman üzerine kurulur. Ne o orduyu kilden yaptıran imparator, filmdeki Huan’dır, ne de Çin Seddi düşmanlara güç gösterisi olarak yapılmıştır. Standart tarih bilgisi olan her insan o Seddin Türk akınlarını durdurmak için yapıldığını bilir. Mumya filminden eğlencelik olması dışında bir şey beklememenizi tavsiye ederim. Görsel efektler açısından Mumya geleneğini sürdürüyor. Özellikle yeni mumyamızın yeni güçlerini göstermesi açısından keyif verici bir tecrübe; fakat asla bir Mumya ve Mumya Dönüyor filmi kadar başarılı değil. Hatta araya kadar sıkıntıdan patlamanız da olası. Fakat çölün ortasında kazı yaparken birden karlı dağlara çıkmak, çok güçlü özellikleri olmasına rağmen pasif kalmış bir mumya görmek, birden ortaya çıkan yetilerle aksiyondan aksiyona atlamak için birebir. En azından senaryosunu hayal gücünü çorba etmiş bir elden çıkan bir senaryoda, sinemadan kafanız allak bullak çıkmanız sağlanmış oluyor. Yani kafanızı dağıtmak için ideal. PremierGrup
Kara Şövalye: Makyajlar, Tüm Yaraları Kapatamaz!
06.08.2008

Kara Şövalye: Makyajlar, Tüm Yaraları Kapatamaz!

Heath Ledger'ın anısına...              Christopher Nolan’ı  "Memento” (Akıl Defteri)  filminden beri takip eden biri olarak hiçbir zaman 'kasıntı, zorla iş çıkaran' bir yönetmen olarak tanımlamamışımdır. Nolan, Martin Scorsese gibi işleri akışına bırakarak, oyuncuların doğaçlama yapmalarına müsaade ederek farklı bir perspektiften sinemaya bakar. Sinema onun için bir bebektir ve O, bu bebeğe bakmayı çok sever, çok önemli bulur. Böyle bir yönetmenden çıkan ilk Batman filmi (Batman Begins, 2005) açıkça belirtmem gerekirse, beni fazla tatmin etmemişti . Klasik Batman filmleri akışında, Nolan’ın kendi ekibi sayılacak oyuncularla çıkardığı basit bir filmdi, o kadar. Film güzeldi belki fakat Nolan’a karşı olan beklentimin çok çok aşağısındaydı. Ondan sonra çektiği film (Prestige, 2006) ile Nolan, yavaş yavaş kendini toparladı ve “Memento” ile çıktığı zirveye tekrar dönme sinyalleri verdi."Kara Şövalye" film çekimlerine başlandığı haberini aldığımda ise ruhumda "farklı bir Nolan, farklı bir Batman ve elbette farklı bir Joker" vardı.  Joker karakteri , en az Batman kadar , evet yanlış okumadınız "en az ! Batman kadar" önemli ve ana bir karakter. Bu karakteri 1989 yılında çekilen filmde Jack Nicholson canlandırmıştır ve 89 yılındaki çekim imkanları ve profesyonel anlayışı düşünürsek, idare eder bir performans da ortaya çıkarmıştır. “Nicholson, işin altından kalkamamıştır" gibi sert bir eleştiri de yapıyorum. Zira Batman, ana iyi karakteri canlandırırken; Joker, kötünün daima kötü olduğunu iyi bir şekilde, delinin daima zeki olduğunu psikopat bir şekilde anlatmakla mükelleftir. Joker’i canlandıracak oyuncunun; yönetmen tarafından, Batman’i canlandıracak oyuncudan daha özenle seçilmesi, daha dikkatli ve yoğun elemelere tabi tutulması da buna ispattır (Collider, Christopher Nolan's İnterview, 20 Jul 2008). Batman' i Christian Bale canlandıracaktı. Bunu duyduğumda ikinci kez rahatladım. Bale, Hollywood'un belki de işine en fazla önem veren genç yeteneklerinden birisi. "Oynamıyor, yaşıyor" dedirtecek cinsten usta bir aktör… Fakat, aklımda hâlâ aynı soru… Joker’i kim canlandıracak?.... Ve sonunda Heath Ledger ismini okuduğumda , Nolan' ın tüm sinema otoritelerine Joker kartını gösterdiğini fark ettim. Ledger, oynadığı filmlerde genelde bilinçaltı psikoloji saçan bir aktördü. “Brokeback Dağı”nda bile bu böyleydi. Yani Ledger, oynamayacaktı, yaşayacaktı, çünkü O da dünyanın frapanlığına ve makyajına aldanmayan, karamsar bir Joker’di  nihayetinde…       Şimdi sözü defterimin köşesine yazmış olduğum kelimelere bırakıyorum.   "Bu filmden (Kara Şövalye) beklentilerim çok yüksek. Ledger öldüğünden -öldürüldüğünden?- beri bekliyorum , sadece bekliyorum. Sanki Batman değil de Joker bu sefer kahramanım olacak .Kötünün klas olması, iyinin beceriksizliği karşısında ne kadar etkili olabilir ki? Bekliyorum , göreceğiz.."(21 Temmuz 2008)   Ve film vizyona girdi...  25 Temmuz 2008’ de film Türkiye’de vizyona girdi. Sabah 8 - akşam 22 mesai yapan biri olarak filmi izlemem için 3 Ağustos’u beklemem gerekecekti. Bu aralıkta film hakkında o kadar çok eleştiri okudum, yorum dinledim ki; filmi izlemeden en az izleyen biri kadar oldum diyebilirim. Herkes filmi övüyordu, Ledger’ı göklere çıkartıyordu , son yılların en iyi filmlerinden biri diyordu… Abartılıyor mu dedim? Ledger, "Kör ölür , badem gözlü olur" sözüne mi tabi tutuluyor diye düşündüm? Ve onlarca şey.. Filmi sinemada iki kez seyrettim... Gördüğüm şey , baktığım şey değildi... ***   ** *   Dünyadaki her nesnenin iyilik için yaratılmış olmadığı açık bir gerçek. İnsanın ise bu nesneler içinde iyiliğe aklıyla meyleden tek canlı olduğu muhakkak. Peki öyleyse iyilik nedir? Yardım etmek mi? Yardıma muhtaç etmemek mi? Batman , “Kara Şövalye”de basit bir kahraman değildir. Filmin sonunda belirtilenin aksine,  'suskun bir nöbetçi , dikkatli bir koruma'  hiç değildir. Batman, insan ruhunun beyaz tarafını temsil eden siyah kostümlü varlık ise; Joker, dünyadaki metalaşmış ruhun karanlıkla hasıl olan yansımasından ortaya çıkan makyajlı bebeğidir. Bir bebeğin intihara yeltenmesi ne kadar imkansız ise, Joker karakterinin de metaya (nesne, madde) tapması o kadar imkansızdır. Joker "klas bir suçlu"dur nihayetinde ve beynindeki mevhumlar, kalbindeki çelişkilerin çok çok ötesindedir. Zamanın içinde kaybolan iki karakterdir Batman ve Joker… Varoluşlarının amaçları farklı olsa da, herkesin gözünde "iki ucube" ya da "iki kahraman" ... Madde olarak burada olsanız da, ruhunuzun farklı yerlerde gezintiye çıkması, varlığın mı yoksa özün mü daha önde olduğu, film içinde bir de egzistansiyalizm (varoluş felsefesi) tartışmasına götürüyor seyirciyi. Tutsak olan bedenin sadece hapishanede olduğunu, kötünün cezalandırılabilme ihtimalini sorgulayarak bir sonuca vardırıyor kendini Nolan. Hiçbir sonuca varamama sonucuna. Film de bu belirsizlik ve karanlıktan meydana geliyor zaten. “İyi” kazanıyor ama iyiliği yapan kaybediyor; kötülüğü yapan kaybediyor ama “kötü” kazanıyor. Her iyinin içinde bir kötü vardır ama her kötünün içinde bir iyi olmayabilir diyor film. Sadece düşünmekten ibaret olan, hayalden öte gitmeyen bir suçun; psikopat ve akli dengesinden şüphe edilen bir suçluda vücut bulması korkunç gelmiyor seyirciye .Gerçek geliyor ve malumunuz gerçek her zaman yalandır seyircinin gözünde. Batman kanatlı bir varlıktır , görülmesi imkansızdır falan. Oysa ki Batman bir imgedir sadece .Masum bir ‘iyi' nin, bu kirlere bulanmış dünyada yaşam sahası bulamayacağını anlatan bir imge…   * ** ***  Joker, kanatları kırılmış Batman'dir. Dünyaya karşı nefreti olan, haine dönüştüğünü görene kadar yaşamaktansa, kahraman bir şekilde ölmeyi tercih eden klas bir suçlu. Basit bir suçlu demeniz sizi basit kılar... Dünyanın yanışını seyretmek isteyen biridir Joker ... Hiç güldürmeyen bir soytarı .. Ağlatan bir ucube.. Hayatın içinde sıklıkla karşılaşacağınız her kötü vardır Joker in bünyesinde ..Her kötülük bir suç mudur?Ya da her suç bir kötülük müdür? Yazıdaki tüm soruların cevabını filmde bulacaksınız. İzlemeyi ve görmeyi bilirseniz. İzleyin, susarak izleyin, düşüncenizi yoğunlaştırarak... Filmin içinde yaşayın... Yaşadıkça , Joker’in yarasını fark edeceksiniz. Dünyanın yarasını...
Kung-Fu Panda: Ne Kadar İnanırsan, O Kadar Başarırsın!
05.08.2008

Kung-Fu Panda: Ne Kadar İnanırsan, O Kadar Başarırsın!

Her şey küçük bir lamba ile başladı. John Lesseter’ın yazıp yönettiği “Luxo Jr”, 1986 yılında gördüğü yoğun ilgiyle iki dakikalık kısacık bir animasyonda, yeni gelişen teknolojiden de faydalanarak yarattıklarının karşılığını “Oscar” adaylığı ile aldı. Kısa animelerle kendilerini deneyen bu yeni ekip “Pixar” adı altında 1995’te yine Lesseter’ın imzasını taşıyan “Toy Story” ile animasyon kavramının, animasyon filmlerinin çıtasını yukarıya çekmeyi başardı. Oyuncakların çocuk dünyasındaki önemini seyirciye çok güzel hissettiren film, izleyenlerin bir köşeye attığı oyuncaklarından özür dilemesini sağladı. Sadece küçüklere değil büyüklere de zevki anlar yaşatan filmin seslendirme kadrosunun da ünlü oyunculardan oluşması sağlam bir gişe başarısı da getirerek halen en iyiler arasında olmasını sağladı. Yakın zamanda üçüncüsünü izleyeceğimiz “Oyuncak Hikayesi” Pixar’ın lambayla yaktığı ışıktan aydınlanan kitlenin çoğalmasını sağladı. Bugün her yıl büyük gişe beklentisi altında gösterime giren animasyonların altında bu lambanın topla oynama isteğinin sevimliliği görülmekte.